KADIN CİNAYETLERİ

KADIN CİNAYETLERİ

 

11 Şubat günü Özgecan Aslan, Mersin’de vahşice işlenmiş bir cinayete kurban gitti. Cinayet, toplumun tüm kesimlerinde çok ciddi infiale yol açtı. Gösterilen tepkinin bu derece yaygın olmasının bir nedeni de, toplu taşıma aracında cinayetin işlenmiş olmasıdır.

Gün geçmiyor ki kadın cinayetinden bahsedilmesin. Erkek cinayetine kurban gitmiş bir kadının cenazesi daha kaldırılmadan, bir başka kadın cinayeti haberi ortalığı sarsıyor. Sonuna kadar bir direnç ve inatlaşma var. Bu erkeklerin direnişi ve inatlaşmasıdır. Neden? Elbette bir çok neden sayabiliriz. ‘Mahallenin namus bekçiliği’nden alaşağı edilişine karşı direnme olarakta görebiliriz. Kadının pazar ilişkileri içinde kendi ayakları üzerinde durmasına, yani ekonomik özgürlüğe ulaşmasına karşı dikilme olarakta algılıyabiliriz. Sonuçta kadının özgürleşmesini hazmedememe vardır. Hele hele kültürel faktörler, tartışmanın bir başka boyutudur. Arka arkaya bunca cinayetin işlenmesinin altında yatan nedenler elbette çok çeşitlidir.

Kadınlara yönelik cinayetler, sadece bize özgü bir durum değildir. Dünyanın gelişmiş, gelişmemiş hemen her ülkesinde kadın cinayetleri işlenmekte. Ama bizde bu derece sıklıkla ve çok vahşice cinayetlerin işlenmesinin bir çok açıdan farklılıklar içerdiğini de kabul etmeliyiz. Günümüzde kadınlara karşı içlenen cinayetlerin bu derece yaygın oluşunda, yaşamın hemen her alanında şidetin ve şiddet dilinin yaygın olmasının büyük rolü var. Bizde medyanın önemli bir kısmı, şiddeti olağanlaştırmada çekince duymamaktadır. Kültürle, teknoloji ve bilimle bu kadar iç içe olan bir alanın, şiddeti toplumda yaygınlaştırıcı bir araç olarak kullanılması gerçekten şaşırtıcı. Halen bir çok gazetenin 2-3 çü sayfaları, ‘Namusunu temizledi’ başlığı altında  kadın cinateylerini haberleştirmesi, toplumda şiddeti içseltirme çabalarıdır.

Şiddet, toplumsal şekillenmemizde her zaman önemli bir rol oynamıştır; işverenin işçiye, komutanın askere, öğretmenin öğrenciye,ustanın çırağa, anne ve babanın çocuğa uyguladığı şiddet… Bunlardan henüz kurtulmuş değiliz.

Bir başka temel nedene, daha doğrusu, halen kapanmamış bir yaraya daha değinmekte yarar var; özellikle  80’li yıllarda başlayan ve 90 yıllarda yoğunlaşan köyden kente kontrolsüz göç olayı, günümüzde yaşanan olumsuzluklarda önemli rol oynamaya devem etmekte. 90’lı yıllarda metropollerin kenarlarında oluşmaya başlayan gettolar artık getto olmaktan çıkmaya başlamıştır. Geçmişin gettoları, kimlik çelişkisinden kurtulup kimlik edinmeye doğru yol almaya başlamıştır. Bu yerleşim yerleri son on, onbeş yılda modern kentler haline gelmiştir. Süreç içinde metrepollerin merkezleriyle farklılıkları aza indirgenmeye başlanmıştır. Geçmişin gettolarında yükselen modern kentler, semtler metropollerin merkezleriyle önemli oranda bütünleşmeye başlamıştır. 15-20 yıl önce ‘kenar mahalle ahalisi’ olarak küçümsenenler, şimdilerde merkezlerde ticaret yapan ‘zenginler’ haline gelmişlerdir. Ama geçmişin metropol sakinlerince yine de kıskançlıkla işaret edilmekten kutulduklarını söyleyemeyiz. Boynunda muska, elinde tesbih göç eden neslin yerini daha eğitimli, lüks dairelerde yaşayan, lüks arabalar kullanan, modern toplum olmanın nimetlerinden yararlanan yeni bir nesil almaya başlamıştır. Yeni neslin bir önceki nesile rağmen eğitimli ve modern yaşama olan düşkünlüğne karşın, eski neslin taşıdığı kültürel değerlerden henüz tümüyle kutulmuş değildir. İşte sorun da daha çok bu noktada başlamakta. Sorunu biraz daha geniş bir çerçevede ele alırsak, modern toplumsal yapının şekillenmesinde rol oynayan pazar ilişkilerinde geç kalmışlığın verdiği sorunlar yaşanmaktadır. Bir de bunlara, küreselleşmenin getirdiği gereksiz tüketim alışkanlığının kazandırdığı davranış bozuklukları da eklemek gerekir

Ekonomik ve sosoyal gelişmeler, ‘Ev Kadını’ kimliğini yok etmekte. ‘Ev kadınlığı’ yok olduğu oranda ‘Namus bekçiliği’de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmekte. Sonuçta modern yaşamın tüm nimetlerinden yaralanmayı kendisi için normal gören erkek, kadının sosyal yaşamın her alanında söz sahibi olmasına karşı ayak diretmekte. Kadının toplumda statü sahibi olmasına karşı direnç göstermekte. Kadına yönelik cinayetlerin artan bir grafik izlemesi, özünde kadının özgürleşmesine karşı duyulan tepkiden kaynaklanmakta. Yani kadının cinselliği yok edilmek istenmekte. Kadının cinselliği erkeğin çizdiği fasit bir daireye hapis edilmeye çalışılmakta.

Bu arada İslam adına söylemde bulunan bazı kesimlerin sapıkca söylemleri, kadına karşı şiddeti teşvik etmekte. ‘Hamile kadın sokağa çıkmamalı’, ‘Yedi yaşındaki kızla evlilik yapılır’, ‘Annenin eteği dizden yukarı olursa tahrik edicidir’ yönlü söylemler, kadını yok saymayı hedeflemektedir. Bunların amaçları, kadını sindirmedir, hiçleştirmedir.

İşkencecilerin, tecavüzcülerin, kadına karşı şiddet uygulayanların ortak özelliği; kendine güvensizlik, kişiliksizlik ve şiddeti çözüm aracı olarak görmedir. Özgecan Aslan’ı ve daha bir çok kadını katledenler, böylesine düşkün, insanlıktan zerre kadar nasibi almamış olanlardır.

Baki Karer

2015-02-22

 

 

 

 

Ortadoğu’da Dönüşümün Sancıları

Ortadoğu’da Dönüşümün Sancıları

 

Irak-Şam İslam Devleti isimli eli kanlı örgütün Irak ve Suriye’de başlattığı saldırı devam etmektedir. Bu örgütün saldırıları uzun süre daha devam edeceğe benzemektedir. İŞİD saldırılarıyla birlikte, gerek Ortadoğu ülkeleri, gerekse de Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri açısından grift bir durum ortaya çıkmıştır.

Özellikle ABD’nin enerji yollarını denetim altına almak ve aynı zamanda İsrail’in uzun vadeli güvenliğini sağlamak için Irak’ı işgal ettiğinden bu yana,  Ortadoğu’da mezhepler arası kışkırtmalarda daha bir aktif rol oynadığı bilinmektedir. İŞID’din güç toplamasını, silahlanmasını niçin görmezden geldiğini bir de bu bağlamda tartışmak gerekir. Bu kadar büyük gücün bir anda ortaya çıkmasını, hele hele bir yerlere dayanmaksızın  muazzam bir askeri güce sahip olmasını doğal görmek akıl işi değildir. Bugün Suriye’de ve Irak’ta yapılan katliamların, ABD silahlarıyla yapılıyor olması, salt tesadüflerle açıklanamaz. Ama kabul etmek gerekir ki, olayların dizginlenemez düzeye gelmesinin sorumlularından biri de, İran destekli Şii-Maliki iktidarı olmuştur. Irak’ta fay hatlarını derinleştirilmesine katkıda bulunarak, bugünkü tablonun oluşmasını körüklemiştir.

Bugün DAIŞ’e aracı rolü oynatılarak gelecekte Ortadoğu’da yapılacak dizaynın ön adımları atılmakta. Şu anda mevcut çatışmaların boyutuna bakılırsa, Irak ve Suriye’de mezhepleri temel alan federal veya konfederal bir çözümden ziyade bağımsız devletler biçiminde bir ayrışmaya doğru gidiş vardır. Mezheplere dayalı yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması, Bölge’de  gerçekten uzun vadeli barışı getirip getirmeyeceği tartışmalıdır. Ortadoğu ülkeleri,  Çin, Rusya, ABD ve B.Avrupa’nın, hangi ortak noktalarda çıkarlarının dengeleneceği tam bir muammadır. Bu nedenle de, Bölgede mezheplere dayalı yeni sınırların çizilmesi pek o kadar kolay gözükmüyor.

Ortadoğu’nun yeniden bölüşümünde Başta Türkiye ve İran gözardı edilemez. İşte, ‘Grift bir durum ortaya çıkmıştır’ derken, bu noktayı da kastediyorum? İçinde bulunduğumuz koşullar, Birinci Dünya Savaşı koşullarından çok farklıdır. İran ve Türkiye’nin kabul etmediği çözümlerin, geciçi de olsa başarıya ulaşması mümkün değildir. Ayrıca Bölgenin böylesi bir temelde parçalara ayrılması, İran’ı daha da güçlendirme olasılığı vardır. İran, bir kaç müttefike kavuşmuş olacaktır. Aynı durum, Türkiye için de geçerlidir. Amerika Birleşik Devletleri ve B.Avrupa’nın, Ortadoğu’nun yeniden bölüşümünde, Türkiye’yi ve İran’ı dolaylı da olsa güçlendirecek bir çözümden yana tavır alması, sadece paylarına düşecek pastanın büyüklüğü ile orantılı değildir. Çünkü aktörler çok ve de güçlüdürler. Sahnede boy gösteren aktörlerin sayısını azaltacak yeni Hiroşima’ya kimse cesaret edemez. Bu da, yürütülen savaşın, daha çok yıllar alacağı anlamına gelir. Ortadoğu bu gidişle, çok daha ciddi alt-üst oluşlara sahne olacağa benzemektedir.

Yürütülen savaş, salt dinler ya da mezhepler arası savaşı gibi gösterilmek isteniyorsa da, aslında tam anlamıyla yeniden bölüşüm savaşıdır. Sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte ‘barışçıl ortam’ beklentisi yayan emperyalist güçler, tam tersi bir ortamın ortaya çıkmasına neden oldular. Kapitalizmin her zamanki aç  gözlülüğü ağır bastı; talanla, savaşla ve silahlanmayla krizlerine çare aramaya devam etti.

Amerika Birleşik Devletleri soğuk savaş döneminde Eisenhower doktrini’ni uygulamaya koyarken, İngiltere’ nin bölüp bölüştürdüğü sınırları temel almayı çıkarlarına uygun bulmuştu. Buna bir anlamda mecbur kalmıştı, çünkü karşısında Sovyetler Birliği vardı. Süreç içinde her iki sistemin her alanda başlattğı rekabetten Sovyetler Birliği yenik olarak çıktı. ABD’nin başını çektiği Batı dünyası başarılı oldu. Arkasından dünyada istediği anda, istediği ülkelere, istediği biçimde müdahale etti; Afganistan, Irak ve Libya. Buralarla da sınırlı kalmayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun egemen olduğu alanı yeniden yapılandırma çabası içine girdi. Birinci Düya Savaşı döneminde Britanya’nın oynadığı rolü oynamaya koyuldu. Ve şu anda Bölge, tam bir kaosa sürüklenmiştir. Yaşanan bu kaos ortamına karşı Batı dünyasının takındığı tavır, sömürgeci geleneğinden kaynaklanan reflexle hareket etmedir. Şu anda kurulan kooalisyon, kaosu önlemeye değil, çıkarlarını tehdit edecek boyuta ulaşmasını engellemeye yöneliktir. Bir nevi nöbet bekleyişi içindeler diyebiliriz. Bu da gösteriyor ki, ABD’nin günümüz koşullarında Bölgeyi yeniden dizayn etme çabaları, pek o kadar kolay gözükmemektedir. Önünde çok ciddi engellerin olmadığını kimse söyleyemez.

ABD’nin günümüzde rahatça hareket edememesinin bir çok nedeni vardır. Her şeyden önce günümüz koşulları çok farklı. Bunlardan en önemlisi de, Rusya Federasyonu başta olmak üzere, dünyanın bir çok bölgesinde bir çok ülke hemen her alanda epeyce güçlenmiş durumdadırlar. Örneğin geçmişte Marsall Planı’nın en fazla savunuculuğunu yapan Türkiye ve İran’dı ama şimdi bunlar her istenileni itirazsız yerine getiren ülkeler konumundan çıkmışlardır. Yine Arjantin, Hindistan, Brezilya v.b ülkeler, bölgelerinde  güç olma konumuna gelmişlerdir. Çin ise artık süper güç olmuştur ve giderek ekonomik olarak ABD’yi sollayacak bir düzeye gelmiştir. Yani ABD, liderliğini dayatmadan ziyade, liderliği kaptırmamanın kavgası içine düşmüştür diyebiliriz. Çin’in sanayileşmede katettiği aşama ve günümüz teknolojini pazarda hizmete sunma gücü elbette tartışılır. Ne olursa olsun, genel ve bölgesel güçlerin konumları değerlendirildiğinde, ABD ve B.Avrupa’nın gelecekte hareket etmek için oluşturmaya çalıştıkları zeminin, hayal ettikleri kadar pürüzsüz olmayacağı gerçeği inkâr edilemez. Bu durum, ‘Globalist’ denilen sistemin çöküşünün ifadesidir bir anlamda. Özellikle doksanlı yıllardan itibaren gezginci sermayenin bölgesel, etniksel, mezhepsel ve hatta kültürel farklılıkları körükleyerek sömürü ağını daha da genişletme gayretleri, günümüzde ABD ve B.Avrupa’ının kendi iç çelişkilerinin alevlenmesine de neden olmuştur. Şimdi, sınırlanmaya karşı tahammülsüzlüğün verdiği hırçın davranışlar sergiliyorlar.Avrupa’nın göbeğinde faşist örgütlenmelerin neredeyse iktidara yürümeleri boşuna değildir. Geçmişte olduğu gibi Washıngton’da, Londra’da veya Brüksel’de yuvarlak masa etrafında bir araya gelip istedikleri çözümü dayatma dönemi geçti. Yuvarlak masada  dayatmaya çalışacakları ‘çözümler’, evlerinin bacalarında yangın çıkarma tehlikesini de içinde barındırmaktadır.

Diğer bir nokta ise, Oratadoğu halkları diktatörlüklere karşı mücadelede önemli deneyimler elde etti ve birçoğunu da yıkmayı başardı. Bu süreç şu veya bu biçimde engellenmeye çalışılmakta. Ama ister örgütlü, ister kendiliğinden olsun, kitleler, demokrasi ve özgürlüklerin mücadele ile alınacağını kavramış durumdadır.

Ortadoğu halkları uzun yıllar krallıklar ve Baas rejimleriyle cendere içinde tutulmuştur. Artık kapak açılmıştır. Şimdi mezhep kavgaları yaygınlaştırılarak, halkların demokrasi ve özgürlüklere ulaşması engellenmek istenmekte, daha doğrusu, emperyalist güçler, çıkarlarını sarsmayacak yeni iktidar biçimleri yaratmanın kavgasını vermekteler. Bunun pek mümkün olmayacağı açığa çıkmıştır. DAİŞ/IŞID, El-Kaide, PKK, Boko Haram türü çağ dışı dayatmalarla sonuç alınamayacaktır. Er veya geç Bölgede yaşanan kaos sona erecek ve şu veya bu biçimde bir çözüme ulaşılacak. Ama ne tür bir çözüm ortaya çıkarsa çıksın, her koşulda da emperyalist güçlerin pastaları küçülecek.

Bir başka önemli nokta ise, çatışmaların, savaşların yoğun olarak sürdüğü alan sadece Ortadoğu değil, Kuzey Afrika, Nijerya, Myanmar, Orta Afrika Cumhuriyeti, Afganistan ve Ukrayna var. Bu kadar geniş bir çoğrafyada aynı anda çatışma ve savaşların ortaya çıkması ABD ve B.Avrupa’nın da güclerinin bölünmesini getirmektedir.  Artık ister Ortadoğu’da, ister Afrika’da halkların iradesini temel almayan çözümler başarılı olamaz.

Ortadoğu’da kıran kırana yürütülen savaşta,  Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni farklı bir zeminde ele almak gerekir. Nedenleri gayet açıktır. Yukarıda değindiğim örgütler halklara karşı kanlı eylemler gerçekleştirirken, Kürdistan Yönetimi halkını korumanın kavgasını vermiştir. Hem Batı’da, hem de Güney’de Kürt halkının katliamdan kurtarmıştır. Bu büyük bir başarıdır. Son model silahlarla donanmış katil bir gücü toprakları üzerinde yenilgiye uğratmıştır. Bu arada Bağdat yönetimiyle yaşadığı sınır anlaşmazlıklarını da çözmüştür. Aynı zamanda ekonomik, siyasal ve askeri alanlarda muazzam oranda güç kazanmıştır. Tüm bunlardan daha da önemlisi, dayatılan mezhep kavgasının içine girmemiştir.Çok renkliliği ve çok sesliliği korumayı başarmıştır. Dönemin koşullarını fırsat bilerek çok sesliliği bastırmanın içine girmemiştir. Çağ dışı kanlı bir örgüte karşı mücadelenin önderliğini başarıyla yapmıştır. Bu, diğer tüm halklar açısından da bir kazançtır.

Ama bu noktada bir parentez açarak kandan fırsat edinmeye çalışan sürüngene, bir diğer adıyla PKK ve de çıngırdaklarına da değinmek gerekir. Bunlar ilk başlarda stratejilerini Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yenilgisi ihtimali üzerine oturttular. DAİŞ/IŞID’in halklara karşı giriştiği kanlı terör eylemleri umurlarında bile değildi. 1988 Enfal’linden sonra yaptıkları çapulculuğu yeniden organize etmenin planlarını yaptılar ama tutmadı. Hatta Erbil’in düşmesi için dua ettiler. Eğer PKK ve çıngırdaklarına kalsaydı bugün yüzbinlerce Kürt katledilmiş olacaktı. Bazıları yine ortaya çıkıp, ‘öyle değil, ucundan kıyından direndiler’ diyecek. Bunlar inandırıcı olamazlar. Rojawa’da Toplumu toplum yapan tüm dinamikleri yıktılar. Yani toplumun direnç merkezlerini yok ettiler. Esad cenderesinden kurtulmayı uman kitleler daha beter bir cenderenin içine tıkıldı PKK eliyle. Beşşar Esad rejiminde en geri düzeyde de olsa bir devlet hukuku vardı. Ama PKK-PYD’de bırakın en geri düzeyde bir hukuk anlayışını, kitleler üzerinde sistematik terör estirmeyi hukukun temel prensibi haline getirdiler.  Hukuk, farklı, aykırı düşünen herkesin kafasına kurşun sıkmayla özdeştirildi. Kürt halkı bu derece düşürülmemiş olsaydı DAİŞ Rojava’nın yanından bile geçemezdi ve hele hele bu derece tahribat yapamazdı. Rojawa halkı adeta iki ateş arasında bırakıldı, çareyi Türkiye’ye kaçmakta buldu. Gerçekten direnmek isteyen, eli silah tutan halk, ümitsizliğe sürüklendi. Ensesi kalınların ve göbek şişirenlerin yönetiminde savaşmayı kabul etmedi aslında. Hem Esad’la işbirliği yapacaksın, hem de Ankara’nın lüks kebab salonlarında kese doldurmak için dilencilik yapacaksın…Eli silah tutan onbinlerce gencin Türkiye’ye geçişi kurtuluş olarak görmesi bu nedenledir.

İşte böylesi koşullarda peşmerge, Türkiye’nin açtığı koridordan geçerek duruma müdahale etmek zorunda kaldı, hem de açılmış bir kaç cephede savaşmayı göze alarak. Sonuçta peşmerge güçlerinin sabırlı ve uzun mücadelesiyle İŞİD çeteleri yenilgiye uğratıldı. Şu anda da laylom-lay partileri düzenliyorlar, onca müceleye ve emeğe saygısızlık yaparcasına. Bu da yetmiyor, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı provokatif çıkışlar yapmaya devam ediyorlar. Hatta Şengal’de kanton için pervasızca provokasyonlar geliştiriyorlar. Batı Kürdistan’da ilan ettikleri kantonlarda tango yaparken, DAİŞ’in Kobani’yi işgal etmesine seyirci kalmalarını unutturacaklarını sanıyorlar.

Sonuç olarak, ne yerel güçlerin, ne de emperyal güçlerden her hangi birinin isteği doğrultusunda Ortadodu’da sorunlara çözüm bulma imkansızlaşmıştır. Halkların iradesini temel alan çözümler, uluslararası dengelerde yerini bulacaktır.

6.02.2015

Baki Karer

 

 

PARİS’TE KANLI SALDIRI

 

PARİS’TE KANLI SALDIRI

   Bugün  Paris’in hemen hemen merkezi sayılacak bir noktada bulunan Charlıe Hebdo isimli mizah dergisine silahlı saldırı düzenlendi. Bu silahlı saldırı eylemi, derginin çalışanlarını, yazarlarını hedef almış olması daha bir önem arzetmektedir. Şu ana kadar on iki ölü ve  yirmi yaralıdan bahsedilmektedir.

Altı Ocak günü de İstanbul’un en önemli merkezlerinden Sultanahmet’te canlı bomba eylemi gerçekleştirildi. Bu iki saldırının arka arkaya gelmesi elbette düşündürücüdür. Kaldı ki, aralarında bir bağın olup olmaması hiç önemli değil. Her iki terör saldırısının arkasında aynı yönlendirici gücün veya güçlerin olma ihtimali düşünülse de, esas tartışılması gereken nokta, dünyamızın onlarca noktasında savaşların yürütüldüğü günümüz koşullarında hiç bir yerin güvenliğinin kalmadığı bir döneme girmiş olmamızdır. Saldırıda hayatlarını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dilerim. Umarım yaralılar da en kısa zamanda sağlıklarına yeniden kavuşurlar.

Özellikle içinde yaşadığımız Avrupa koşullarında saldırıyı sadece kınamak yeterli değildir. Saldırı elbette bir terör saldırısı ve canicedir. Üstelik katledilenlerin kimliklerine bakıldığında, saldırının ne tür amaçlar uğruna işlendiğini kavramamıza yeterince yardım etmektedir. Sıkılan kurşunlar, düşünce özgürlüğüne karşı sıkılan kurşunlardır.

Mizah dergisine yapılan kanlı saldırının Fransız vatandaşlarının gerçekleştirdiği söylenmektedir. Bu kişilerin salt kökenine bakılarak yorumlar yapma hatalı bir tutumdur. Eylemi gerçekleştirenlerin Arap asıllı ve El Kaide’ye ya da IŞİD/DEAŞ’a bağlı oldukları iddia edilmekte. Arap asıllı ve bahsedilen eli kanlı terör örgütlerine bağlı olabilirler. Şu veya bu örgüte bağlı olmaları, her şeyden önce Fransız vatandaşı olmaları gerçeğini değiştirmez. Bu noktadan hareketle, Fransa’nın ve genelde Batı Avrupa’nın dünyanın diğer bölgelerinde oynadıkları olumsuz rolün tartışılması gerekir. Yine Avrupa ülkelerinin göçmenlere karşı takındıkları tutum da yapılacak tartışmaların ve yorumların odağını oluşturmalıdır.

Eylemi yapanlar bulunabilinir, mahkemeye çıkartılıp yargılanır ve cezalarını alabilirler, ya da daha önceleri olduğu gibi, çatışma anında öldürülebilirler. Bu yöntemler, sorunun kaynağını bertaraf etmeye yeterli değildir. Pariste doğup büyümüş bu insanları, yine Paris’in göbeğinde böylesi bir katliamı gerçekleştirmeye iten etmenler nelerdir? Fransa ve tüm Avrupa buna yanıt aramak zorundadır. Tüm Avrupa, göçmenler politikasını ve dünyanın geri kalmış bölgelerine karşı uygulamalarını tekrar gözden geçirmeli.

11 Eylül saldırılarıyla ve son olarak Mısır’da ‘Uygar dünyanın’ becerisiyle gerçekleştirdiği darbeyle birlikte Ortadoğu halkları, IŞİD ve El-Kaide gibi örgütlenmelerle karşı karşıya getirilmiştir. Orta Doğu’da uygulanan bu politikanın bir benzeri de bugün karteller tarafından Avrupa halklarına uygulanmakta. Bu gün Avrupa çok ciddi ekonomik ve siyasal kriz içinde. Giderek yaygınlaşan yoksullaşma ve işsizlik kısa süre içinde aşılacağa benzememektedir. Avrupa artık çekim merkezi olmaktan çıkmıştır. Yabancı düşmanlığıyla, yoksul kitlelerde rasizmi geliştirme gayretleriyle bir dönem aşılmak istenmekte. Avrupa halkları bir yanda rasizim, bir yandan da tekbirli terörizm arasında sıkıştırılmak istenmekte. Sonuçta sol ve sosyal demokratlar daha bir budanmaya çalışılmakta. Bir de bu anlamda, Charlie Hebdo’nun seçilmesi tesadüfi değildir. Kitleler tek yönlü çıkışa zorlanmakta. Varolan sistemin kitleler tarafından sorgulanmasının önüne geçebileceklerini zannediyorlar. Bu taktiklerinde ne kadar başarılı olabileceklerini zaman gösterecek. Yani Avrupa halklarının rasizmin ve tekbirli terörizmin arasında sıkışması karşısında ellerini ovuşturanlar, bilinen güçlerdir. Makyajı dökülmeye başlayan Avrupa burjuvazisi, önümüzdeki süreçte yeni anti terör yasaları ve göçmenlere yönelik bir takım kısıtlamalar getirmeye başlarsa, hiç şaşmamak gerekir.

08.01.2015

Baki Karer

Demokratikleşme Paketi Üzerine

Demokratikleşme Paketi Üzerine 

Son günlerde siyasal alanda hızlı değişimler yaşanıyor. Yaşanan gelişmeler, hemen her alanda Türkiye’nin geleceğini tayin etmede önemli basamaklar oluşturmaktadır. ‘Demokratikleşme Paketi’ yapılan tartışmaların odağı haline gelmiştir.

Irkçı Uygulamalara Son Verme Çabaları

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 90 yılda örgütlendirilmiş devlet yapısına Türk kimliği egemen olmasına rağmen, devlet, gerçekten Türk halkını ne oranda temsil etmiştir? Çoğunluk tarafından bu soruya karşı verilecek yanıtın olumlu olacağını sanmıyorum. Kürd’ü insandan saymayan bir devlet anlayışının, Türk halkını da insan sayması beklenemez. Nitekim geçmiş uygulamalar bunu apaçık göstermektedir. Ankara’da şalvarıyla şehrin meydanına girmesi yasaklanan Yozgatlı bir Türk’le Diyarbakırlı Kürd’ün arasında pek bir fark yoktur aslında; aşağılanmanın, yok sayılmanın derecesi olmaz. Yani övünç duyulan Cumhuriyet, bir avuç elitin Cumhuriyetinden öte bir şey değildir. Elitin devleti, elitin Cumhuriyeti olduğu içindir ki Kürt’e kuyruk takmış, Türk’ü de gökten zembille indirmiştir.

‘Andımız’la sadece ırkçılık formüle edilmemiştir, aynı zamanda, bir tür paganizm de formüle edilmiştir. Yani laiklik adına paganizmle ırkçılık bütünleştirilmiştir. Onlarca yıldır büstlerin karşısında hazırola zorlanmış olmamızın başka türlü bir izahı olamaz. Esas tartışılması gereken, Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede, ırkçı uygulamaların toplumsal yapıda açtığı tahribatlardır.

‘Demokratikleşme Paketi’ ile birlikte ‘Andımız’ kaldırıldı. Bilinen kesim ‘Andımız’ın kaldırılmasına karşı, daha bir yüksek sesle karşı çıktı. Oysa ‘Andımız’ apaçık ırkçı, fasist bir söylemdir. Bu söyleme karşı çıkanlar, yıllar boyu hapishane hücrelerini doldurdu. Burada sergilenen, adeta bir ‘Kırmızı Çizgi’ idi. Irkçılık, ‘vatansever’liğin ölçütü haline getirilmişti. Türkçülüğe, ırkçılığa zemin hazırlayan böylesi bir söylemin ortadan kaldırılması, demokratikleşme yönünda atılmış önemli bir adımdır. Tüm bu yapılanlar, statükocuların geriletilmesidir; bağnazcılığa, toplum mühendisciliğine darbedir. Cumhuriyetin bunca yıldır demokrasi ile bütünleşememesi böylesi tekci anlayış sonucudur. Halen darbeci zihniyetten, ya da darbeci reflekslerin her an canlanabileceği ihtimallerinden bahsediliyorsa, yaşamın her alanında topluma empoze edilmeye çalışılan böylesi anlayışlar sonucudur. Eğer Dersim’de, Koçgiri’de ve daha bir çok alanlarda Kürt imha edilmişse, ‘Andımız’la formüle edilmiş ırkçı ideoloji sayesindedir.

Yeni dönemde etnitiseteler üzerinde hegemonya kurmuş etnik bir yapının dayandığı temel taşlar sarsılmaya başlamıştır. Artık bu yapıya gerek duyulmamaktadır. Bu yapı, hiç tartışmaya gerek yok ki ırkçı bir yapıdır.

Paket’le getirilen yeni uygulamalara karşı bazı çevreler, ulus devlet ortadan kaldırılıyor diye karşı çıkmıştır. Üstelik karşı çıkanlar korusunda sol ve sosyal demokrat olduğunu iddia edenler de vardır. Malum bu çevreler, ‘Ulusalcı’ veya ‘Cumhuriyetçi’ olarak da nitelendirilmekte. Bunlar, moderinitenin yeni yasayla birlikte yok olacağını iddia etmekteler. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış modernlik ayrı bir tartışma konusudur. Ortaya çıkan modernlikten hareketle, ırkçı uygulamaları mazur göstermek isteyenlerin sol düşünce ile hiç bir alakası olamaz.

Demokratikleşme Paketi ile getirilen bir çok değişiklikler yerindedir. Yeterli olup olmayışı ayrı bir konudur. Getirilen yenilikleri, yeni uygulamaları kabul etmeme, tümden redetme ayrı, demokratikleşme doğrultusunda atılması gereken daha bir çok adımların olduğunu dillendirme ayrı bir konudur. Ama görüyoruz ki, bazı çevreler, ülkenin demokratikleşmesini sağlayacak yönde atılan adımları inkâr etmekte. Nedenini anlama zor değil; ‘Andımız’ın kaldırılışına karşı çıkanlar, ceberut devlet anlayışının halkları aşağılamasını savunanlardır.

Kabul edilen paketle, Cumhuriyete yeni bir pradigma kazandırılmak istenmektedir; geçmişin ırkçı söylemlerini ve uygulamalarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir pradigma. Bunun neresi olumsuz?

13 Ekim 2013

Baki karer

Diyarbakır Buluşması

Diyarbakır Buluşması

Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani’ nin Diyarbakır’ı ziyaret etmesi ve Başbakan Tayip Erdoğan’ın konuşması, Devlette pradikma değişikliğini güçlendiren bir başka etmendir. Cumhuriyet tarihinde dile getirilmemiş bir gerçek, açıkça dillendirilmiştir; ilk defa Kürt/Kürdistan’dan bahsedilmiştir.

Bu ziyaret, aynı zamanda, varolan, bilinen saflaşmaları daha da keskinleştirmiştir. Bu gelecek için iyi mi, kötü mü olmuştur? Anlaşılıyor ki, çok iyi olmuştur. En önemlisi de Kürt denildiğinde alt-kimlik, üst-kimlik tartışmalarının son bulmasını sağlamıştır. Her halkın kendi kimliği vardır ve bir halkın başka bir halkın kimliğini kedine örtü edinerek hareket etmesi mümkün değildir. Yani her halkın kendi kimliği ile özgürce hareket etmesinin önündeki setler yıkılmaya başlamıştır.

Kemalist Ulusalcı Cephenin çıngırdakları

PKK-BDP

Mesut Barzani’nin Diyarbakır’a gelişi aleyhine bu derece kıyamet kopartanları, protesto edenleri, olmadık dedi koduları ayyuka çıkartanları iyi tanımak gerekir. Bu cephede yer alan Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin tavırları üzerine bir şeyler söylemeyi gerekli görmüyorum. Çünkü onların klişeleşmiş önyargılarını bilmeyen yoktur. Bu nedenle de, gösterdileri tepkileri herkes anlıyor. Önemli olan PKK ve türevlerinin Mesut Barzani’ye, dolayısıyla Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı takındıkları tavırdır.

Mesut Barzani Diyarbakır’a özel bir ziyaret yapmamıştır, kaldı ki yapabilir de. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni temsilen ziyarette bulunmuştur. Mesut Barzani’ye karşı halen de sürdürülmekte olan ahlak dışı anti propaganda, Kürt yönetimine karşı yapılmış sayılır. PKK ve türevlerinin gerçek yüzleri, niyetleri bir kez daha açığa çıkmıştır. Her zaman söyledim ve sabırla da söylemeye devam edeceğim. Devam ettirilmekte olan anti propagandalar irdelendiğinde, Otuz yıldır Kürtler üzerinde uygulanan kanlı projenin ne kadar başarılı olduğunu göstermekte. Kemalist cephenin çıngılları PKK ve BDP’nin Barzani’ye karşı takındıkları bu düşmanca tavır neden?

Bugüne kadar PKK üzerinden hareketle savaştan ve barıştan çok bahsedildi. Ama ben, esas sorunun çözümü adına ne savaştan, ne de barıştan bahsettim. Otuz yıldan bu yana Kürt halkına karşı sürdürülen şiddete ‘Savaş’ demedim, doğal olarak ‘Barış’ teranesini de hiç dillendirmedim. Çünkü savaşın olmadığı bir yerde barıştan bahsedilmez. Onlarca yıldan buyana barış ve savaş sözcükleri tersyüz edilerek kullanıldı. Tüm bunlar bilerek yapıldı; toplum kavram kargaşasına sürüklendi, her şey anlaşılmaz kılınmaya çalışıldı. Bu nedenle, ‘çatışma’ veya ‘anlaşmalı çatışma’ yaşanan kanlı süreci ifade eden doğru sözcük ve cümleydi. Kürt halkı üzerinde estirilen terör, bir süre sonra, ‘Düşük yoğunluklu çatışma’ olarak ifade edilmeye başlandı. Bu, Özel Harp uygulamalarının açıktan ifade edilişiydi. Yani halka karşı işlenen suçların itirafıydı.

Son otuz yıldır aynı merkezin kanatları arasında kurgulanmış bir çatışma sürdürüldü. Yürütülen bu silahlı çatışmanın esas amacı, Kürt’ü bitirmeydi. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren altmış yılda asimilasyon politikasında oldukça sınırlı başarılarılar elde edilmişti. Ama son otuz yılda asimilasyon politikası zirveye vardırıldı. Geçmişte Kürt, ‘Türküm’ demeye zorlanırken, bugün ‘Türküm’ deme yeterli bulunmamakta; ‘Kemalistim’ ya da ‘Ulusalcıyım’ deme daha bir ‘gurur’ verici hale getirildi. PKK’nın uzun yıllardan bu yana, Kemalistlerle ortak hareket etmesi boşuna değildi; ‘Dağlı Kürtler’i’ ‘medenileştirme’ projesiydi. Daha açık biçimde söyleyecek olursak, Kürtler’i, ulusalcı takımın basamak taşına dönüştürme projesidir. Mesut Barzani’ye karşı gösterilen kin ve nefretin altında işte bu proje yatar. Kürt’den devşirmeler Kürt’ü aşağılamaya çalışmıştır. PKK-BDP ve türevlerinin tepkilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yani daha kısa yoldan ifade edecek olursak, Barzani’nin Diyarbakır ziyareti, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir pradikma kazanmasına ne kadar neden olmuşsa, Kürt Kemalistlerinin de o kadar gerçek yüzlerinin ve niyetlerinin de açığa çıkmasını sağlamıştır.

Şimdi ulusalcı cepheden kimileri elde silahla Erbil üzerine yürüme tehdidinde bulunurken, kimileri de tıkıldıkları heybeden arada bir dışarı çıkarak Yüzer-gezer yat, Erbil ve Süleymaniye arasında mekik dokumaya başladı. Süleymaniye ve Erbil’i yeniden keşfetmeye başlamaları boşuna değil.

21 Kasım 2013

Baki Karer

ORTADOĞU YOL AYRIMINDA

ORTADOĞU YOL AYRIMINDA

Bölgede cetvelle çizilen sınırlar kalkmak üzere. Birinci dünya savaşı döneminin kudretli gücü Büyük Briritanya’nın, uzun vadeli hesaplar doğrultusunda Ortadoğu’da çizdiği sınırlar, günümüzde yaşanan sorunların esas kaynağını oluşturmakta. Bugünkü sınırlar çizilirken, temel alınan esas unsur, petrol kaynaklarıydı.

Ortadoğu halklarının iradeleri dışında çizilen sınırlar, bugün, Bölge halkları tarafından kabul görmediğini biliyoruz. Ama bu noktada şu soru da akla gelmiyor değil; Bölge halkları özgür iradelerini gerçekten ne kadar kullanma olanağına sahipler? Irak’ta ve Suriye’de yaşananları dikkate alırsak, bu soruya doğru bir yanıt verebiliriz. Ya da soruyu daha farklı da sorabiliriz, halkların özgür iradelerini kullanmalarına yerel egemenler ve işbirliği içinde oldukları emperyalist güçler ne oranda seyirci kalacaklardır? Suriye’de uluslararası güçlerin müdahalesini bir tarfa bırakırsak, başlıbaşına Irak’ta ortaya çıkan IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) faktörü bu soruya yanıtı yeterince vermektedir. IŞİD’in ortaya çıkış koşulları ve bugün Ortadoğu’da sınırları değiştirmede aracı olarak kullanılması, başlıbaşına tartışma konusu.

Ortadoğu’da kısa süre içinde bir çözüm beklenilmemeli. Amerika Birleşik Devletleri Irak’a askeri müdahalede bulunurken, uzun süreli karmaşa ortamının egemen olacağını biliyordu. Çıkarları, yarattığı belirsizliklerde gizlidir. Birçokları ABD’nin Irak’ta başarısız olduğunu, geri çekilmek zorunda kaldığını iddia etti. Aslında durum tam tersidir; Irak’a müdahale ile uzun vadeli çıkarlarını daha bir garantiye almıştır. ABD ve diğer emperyalist güçler için, Ortadoğu’da süreklileştirilecek mezhep ve azınlık çatışmaları hiçte sorun değildir. Bu çatışmalardan güç kaybına uğrayan ya da uğrayacak olan onlar değil, bölge halklarıdır.

Kanlı ve Uzun Süreli Mezhep Çatışmalarının Kapıları Aralanıyor.

Ortadoğu’da her dönemde de kaygan, hatta günlük diyebileceğimiz değişken ilişkiler ağı mevcut olmuştur. Güçler dengesinin nerede, ne zaman ve nasıl değişeceğinin hesabını yapma her zaman zor olmuştur. Arap dünyasında Baas iktidarlarının yıkılış sürecinde, bu durum kendini bir kez daha göstermiştir.

Tunus’da başlayan değişim, Suriye’ye gelince çakılıp kalmıştır. Şam’ın şu veya bu düzeyde Bölge”nin Arap toplumlarında oynadığı rol, bir kez daha kendini göstermiş oldu. Özellikle Türkiye açısından bu dengeler tam anlamıyla hesaplanamamıştır. Bu hesap hatalarına bir neden de, Ortadoğu’da olup bitenlere karşı Türkiye’nin uzun yıllar kayıtsız kalmasından ziyade, Rusya alternafini dikkate almamasıdır. Ayrıca Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devleti’nin segiledikleri yaklaşımlara aşırı bel bağlanmasıdır. Türkiye’nin Suriye’de Baas diktatörlüğüne karşı tavır alışında eleştirilecek bir nokta yoktur, ama Esad iktidarını yıkmaya yönelik iç hesaplaşmaya direkt müdahil olması gerekmezdi. Ve şimdi sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Suriye’de Baas diktatörlüğüne karşı mücadele mezhep kavgasına dönüşmüş durumda, buradan hareketle, Suriye, mezhep temelinde bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Buradaki mezhepsel bölünme giderek Irak’ı da olumsuz etkilemeye başlamıştır. Suriye’deki iç savaştan güç alan bir takım radikal İslamcı odaklar, Irak’ı da mezhepsel temelde bölmeye çalışmakta. Böylesine kanlı bir sürecin sadece Irak ve Suriye ile sınırlı kalacağı sanılmamalı; bu çatışmalar, giderek Lübnan, Ürdün ve Körfez ülkelerine de yayılmayacağını kimse garanti edemez. Irak’ta sürdürülen mezhepler arası savaş bölünme ile sonuçlanırsa, Ortadoğu ülkelerinin uzun vadeli kanlı iç çatışmalara sahne olması muhtemeldir.

Irak İç Savaşı

IŞİD’in ortaya çıkışıyla birlikte Irak’ta Arap toplumu, mevcut sınırı korumayı temel alan federal bir çözüme mi gidecek, yoksa Sunni ve Şii mezhepleri temelinde iki ayrı devlet biçiminde mi şekillenecek? Bu konuda kesin yargıya varmak için henüz erken. Ama şu bir gerçek; Irak artık eski düzenini devam ettiremeyecetir. Eğer her iki mezhebin de ayrı devletler biçiminde örgütlenmesiyle bir sonuca gidilirse, Bölge uzun süreli kanlı çatışmalara sahne olacaktır. Bu çatışmalı süreçte yerel aktörlerin yanısıra, uluslararası güçler de, özellikle ABD, B.Avrupa, Rusya ve Çin mevzilenmiş durumda. Tüm bu güçler Ortadoğu’da değişmesi muhtemel sınırlarda söz sahibi olmak istemekte.

Ortadoğu’da çizilecek yeni sınırlarda İran ve Türkiye’de rollerini oynamanın çabası içindeler. Büyük güçler kartlarını oynarlarken, İran ve Türkiye’yi tümden saf dışı bırakma imkanına sahip değiller. Eskiden olsa yerel güçlere Mısır da eklenebilirdi ama artık Mısır’ın Arap dünyasını temsilen hareket etmesi pek olanaklı gözükmüyor. Mısır, Abdülfettah El Sisi darbesiyle bertaraf edilmiştir; dikte edilecek her şeye tabii olmaktan başka çıkış yolu yoktur.

IŞİD’in Suriye’den başlıyarak Irak’ta yarattığı fiili durum, aslında hem askeri, hem de kitle desteği gücünü aşan bir durumdur. Yine bu örgütün İslam anlayışı, Arap halkları tarafından kabul görmesi pek olanaklı değildir. Irak ve Suriye’de ‘güçlü’ konumda görünüyor olması bir takım yanılgılara neden olabilir. Irak’ta Sunni kesimde uzun süreli iktidarı elinde bulundurması hemen hemen imkansızdır. Şu anda sadece bir aracı, ya da köprü görevi yüklenmiş durumda.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi

Irak’ın mezhep temelinde bölünmesini tartışırken, Kürt ve Kürdistan sorunu penceresinden de bakmak gerekir. Hem IŞİD’in, hem de Bağdat’ın, federatif çözümde anlaşmalarını sağlıyacak faktörlerden biri de, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir. Hem Sunni, hem de Şii kesimin yöneticileri, Erbil’in bağımsız hareket etmesini çıkarları açısında tehlike gördüklerini unutmamak gerekir.

Bu süreçte, mezhep ve azınlık kavgaları içine düşmeden istikrarlı politika yürüten, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir. Irak iç savaşında en kârlı çıkan Kürtler olmuştur. Hem mezhepler arası çatışmaya müdahil olmamış, hem de Kerkük başta olmak üzere, Bağdat’la sorunlu olan bölgeleri ele geçirmiştir. Yani sorunu, bir anlamda çözmüştür. Geldiği bu noktadan geriye adım atması düşünülemez. Zaten Bağdat’ın savaşı göze alması pek olası değildir, kaldı ki, Kürtlere karşı savaş yapacak gücü de yoktur. Yani Irak içi dengeler açısından bakıldığında, bağımsızlığın önündeki engeller önemli oranda ortadan kalmıştır. Barzani ve KDP iç savaş sürecinde yürüttüğü başarılı politikayı eğer uluslararası planda da yürütebilirse, ekonomik, askeri ve siyasal alanlarda çok ileri düzeylerde başarılar elde etmesi mümkündür. Şu anda bölgesinde tek egemen güç haline gelmiştir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, hangi tür çözümle sonuca gidileceğine karar verme gücüne ulaşmıştır. IŞID’in başlattığı yeni süreç, her şeyden önce seçim özgürlüğüne sahip olmasını daha bir güçlendirmiştir. Bağımsızlık, bu gün için daha çok uluslararası dengelerle ilintili bir noktaya gelmiştir. Özelikle ABD, Rusya ve Çin’in takınacağı tavırlar belirleyici olacaktır.

3 Ağostos 2014
Baki Karer

GEZİ PARKI OLAYLARI

GEZİ PARKI OLAYLARI

Gezi Parkı’nda yapılmak istenen düzenlemelere karşı yapılan protestolar, kısa bir süre sonra yön değiştirmeye başladı. Ağaçların kesilmesine karşı başlatılan eylemlere, baştan masum ve gerçekten doğayı düşünen belli bir çevre katılıyordu. Polisin böylesi bir eyleme, protestoya karşı panik içinde sert müdahale etmesi ise haksızdı. Ama bir süre sonra protestoları ‘fırsata’ çevirmek isteyenler, ortalığı karıştırmaya başladı. Gezi Parkı’nı 12 Eylül öncesi Siverek’e dönüştürmenin gayreti içine girdiler. Her on yılda bir yaşamayı neredeyse alışkanlık hale getirdiğimiz darbeler öncesi provokasyonlar sergilenmeye başlandı. Ortalığı, yıkan, halkın arabasını yakan, esnafa zorla kepenk kapattıran zorbalar, darbecilik oynamaya kalkıştılar. Bu kesimlerin AKP iktidarına karşı sandıkta başarı elde edemedikleri ve bu gidişle de başarılı sonuçlar alamayacakları bilinmekte. Özgür seçimlerle sandıkta elde edemeyeceklerini sokaktan medet umarak elde etmeye yöneldiler.

Halk, yürütülen kavganın iktidar mücadelesi ile bir alakasının olmadığını anında kavradı; 12 Eylül öncesi yaşananlar anımsandı ve tepki duydu. Özellikle Avrupa Parlamentosu’nun aldığı karardan sonra, yığınlar arasında tepki, tam anlamıyla zirveye ulaştı. Yaşanan darbecilik oyunlarında emperyalist güçlerin desteği yüksek dille tartışılır hale geldi. Halkın doğal tepkisi sonucu koyduğu teşhisin doğruluğu tartışma götürmez. Gerçekten de İstanbul eliti Gezi Parkı’nda yapılmak istenen düzenlemeleri bahane ederek emperyalist güçlerle ittifak halinde sokak darbeciliğine kalkıştı. Giderek sıkışan İstanbul burjuvazisinin bir kısmı katma değer yaratarak gelişme, güçlenme yerine faizler ve ithal ikameli, yani üretmeden, devlete dayanarak yaşamak istediğini ilan etti. Gezi Parkı olaylarının perde arkasında yatan esas nedenlerden biri de budur. Bunların dış destekçileri de Almanya başta olmak üzere Amerika ve İngiltere’dir. Türkiye’den yurtdışına gönderilen ‘Demokratikleşme’ mektuplarının ilk önce hangi başkentlere postalandığı artık bir sır değildir. Hiç kimse, yaşanan son olaylarda emperyalist güçlerle ittifak halinde hareket edilmediğini iddia edemez. 15-16 yaşındaki çocuklar ve gençler Kandilvari meydanlara itiklenmiştir. Bu eylemlere öncülük yapanların akrabalarından kaşı yaralanan, tutuklananlar var mı? Hayır, bir tane bile yok. Ama çocuklar öne sürülmüştür, kullanılmıştır. Kim için ve ne için? Türkiye’de halk tüm bunları sağduyu ile değerlendirecek güçtedir.

Artık açıkça tartışmanın zamanı gelmiştir. Emperyalist güçler, kısa ve uzun vadeli hedefleri için Türkiye ölçeğinde kendine sadık bir taban yaratma gayreti içindedir. Bunun için Soroz ve ekibine görev verilmiştir. Türkiye’de emperyalist güçlere kitle tabanı sağlama gayreti içinde olanlar, tasfiye edilmekte olan geçmişin derin devlet güçleridir. Bu alandaki girişimler, özellikle PKK’ye silah bıraktırma çabalarının yoğunlaşmasından bu yana hız kazanmıştır. PKK’nin denklemden çıkartılma olasılığını gördükleri andan itibaren, hükümetin Suriye politikası bahane edilerek yeni alternatifler devreye konulmak istendi. 30 yıldır bilinçlice devam ettirilen çatışmaların getirilerinden mahrum olmak istemiyorlar. Hatay’da bilinen provokasyonlar, giderek sokakta patlatılan bombalarla katliamlara dönüştürüldü. Böylece kitlelerde infial yaratılarak hükümete karşı ülke genelinde ayaklanmalar yaratılmak istendi. Ama başarılı olamadılar. Şimdi Gezi Parkı bahane edilerek sokakta darbe girişimlerine ağırlık verildi. Bu siyasal yönelime ekonomik kriz çıkarma çabaları da eklenmiş durumda. Bu noktayı biraz daha açmada yarar var.

Niçin ekonomik kriz çıkartılmak istenmekte? Belli başlıcalarını ele almada yarar var. İstanbul burjuvazisinin bir kısmı, pastayı Anadolu’da yükselmekte olan burjuvazi ile bölüşmek istememekte; her alanda eskiden olduğu gibi tam bir hakimiyet istemekte. Yine bu kesim, geçmişte olduğu gibi uluslararası tekellerin servis büroları olarak kalmayı tercih etmekteler. Çatışmasız bir ortamda katma değer yaratmadan uzun süreli büyümelerinin mümkün olmayacağını çok iyi biliyorlar. Çünkü çatışmasız ortamın serbest rekabeti olabildiğince kızıştıracağı bilinmekte. Ayrıca bu iktidar koşullarında devlet ihalelerinden yeterince pay alamadıklarını düşünmekteler. Bu kesimin özellikle Avrupa firmalarıyla kurdukları ortaklıklar dikkate alınırsa, tablo daha da belirginleşir.

Hükümetin izlediği ekonomi politikayı herkesin eleştirme hakkı vardır. Toplumun her kesimi izlenen ekonomi politikaya aynı pencereden bakmak zorunda değildir. Ama bu doğruları inkâr etme anlamı taşımaz. Türkiye’de muhalefet, sadece yanlışları dile getirme veya yapılan her işi ister doğru, isterse yanlış olsun yadsımayla özdeş anlaşılmaktadır. Muhalefet etme ve iktidar olma, hemen her zaman ötekileştirmenin bir aracı olarak kullanılmıştır bizde. Dolayısıyla, demokratik ilkelerin yerleşik hale gelmesinin önüne geçilmiştir.

Bugün hükümetin ekonomik ve siyasal alanlarda kaydettiği başarılar inkâr edilemez. Özellikle bazı alanlarda yapılan yatırımlar uluslararası tekellerin hiç de hoşuna gitmemekte ve bu durumdan çok rahatsızlar. Türkiye’nin hangi alanlara nasıl ve ne kadar yatırım yapacağına karar verme alışkanlıklarını bir tarafa bırakmak istemiyorlar. AKP iktidarı döneminde İMF’ye borçlar ödenmiş, paradan bol sıfırlar atılmış, yani paraya değer kazandırılmış, faizler önemli ölçüde aşağıya çekilmiş, bütçenin sürekli açık vermesine son verilmiş, toplumda önemli ölçüde zenginlik yaratılmıştır. Bunlar ve benzeri alanlarda kaydedilen önemli başarılar söz konusu edildiğinde cari açık ön plana çıkarılmakta. Elbette tartışılması gereken bir konu. Ama bir çok yönleriyle tartışılmalı; cari açık daha çok hükümetin kamu harcamalarından ve yatırımlarından mı, yoksa özel sektörün harcamalarından mı kaynaklanmakta? Aynı biçimde, özel sektörün sıcak para politikasındaki payı da tartışılmalı.

Siyasal alanda ise, henüz yeterli olmamasına karşı önemli ölçüde demokratikleşmenin önü açılmıştır. Derin devletin büyük oranda tasfiye edilmesi, askeri vesayetin kaldırılması başlı başına önemlidir. ‘Kemal’in askeriyim’ diyenler ya da ‘Kemal’in askerleri’ni gözlerinden öpenler, bunları yapabilir miydi? Buna verilecek yanıt, kesinlikle hayır. Kendini postala düğümlemiş olanların demokrasiyle bir ilgileri olamaz.

Son olaylarla birlikte, demokrasi üzerine yapılan tartışmalar yanıltıcı bir zemine taşınmaya başlamıştır. Basının bir bölümü birden bire demokrasiyi ve özgürlükleri hatırlar hale geldi. Ellisinden, atmışından sonra ‘solcu’, ‘sosyal demokrat’ olanların sayısı epeyce kabarıklaştı.Piyasada yer bulamayıp rahatı bozulanlardan da epeyce ‘sanatçı’ türemeye başladı; performanscılar, düzenleyiciler… Hemen hepsi de Aşîran-Zemzeme makamından başka bir makam bilmiyor. Bunlar da demokrasi sorununu tartışmaya başladı. Aydın geçinen bu takımı, Antepte çocuklar havaya uçurulken, Siirt’te bayanlar kurşuna dizilirken, ya da tersanelerde sigortasız çalıştırılan işçiler can verirken hiç meydanlarda görmedik. Acaba neredeydiler? Daha gelişkin bir demokrasinin nasıl inşa edilmesini mi tartışıyorlar, yoksa postalizmi mi tartışıyorlar pek haberleri yok.

Sokak darbecileri ‘sandık demokrasi değildir’ diyerek sadece laf kalabalığı yapıyor. Tartışmalar Şam’da ya da bir dönemlerin Bağdat’ında yapılmıyor. Tartışmalar İstanbul’un göbeğinde yapılıyor. Buradan da anlaşılıyor ki, böylesi bir tartışmayı yapanlar halen 1940’larda kalmışlar; günümüz Türkiye’sinde açık oy, gizli sayımın geçerli olmadığını bilmeleri gerekir. Bu nedenle salt sandığın rolü tartışılmıyor, tersine özgür seçimler sonucu sandıktan ortaya çıkmış iktidarın meşru olmayan yollarla yıkılmaya çalışılması tartışılıyor. Toplumda kafa kargaşalığı yaratılmak isteniyor. Tartışma, her özür seçimin halkın tüm kesimlerinin mecliste temsil hakkı elde etmesini sağlayıp sağlamadığı yönünde yapılsa, o zaman sorun farklı bir zeminde ele alınır. Ama böyle yapılmıyor. ‘Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı meşru değildir, yıkılmalıdır’ deniyor. AKP iktidarı meşru değilse, Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer partilerin meclisteki varlığı da meşru değildir. Diğer bir sorun, kapsayıcılık. İktidar kapsayıcı değilse, sokaklara yön vermek isteyen CHP kapsayıcı mı? İkna Odaları henüz unutulmuş değil. CHP’nin sokaklarda estirilen teröre karşı çıkan herkesi İslamcılıkla, fanatikle suçlaması, nasıl oluyor da kapsayıcılık oluyor? Kısacası, ‘sandık her şey değildir’ tartışmasının arka planında toplum mühendisliğine devam etme arzusu vardır.

Bir avuç elitin öncülüğünde yapılan kalkışma girişimleri ‘devrim’ olarak nitelendirilmekte. Ve her seferinde 27 Mayıs’a vurgu yapılmakta; en pervasız bir biçimde ‘Zamanı geldiğinde o da olur’ denilmekte. 27 Mayıs’ı uzun yıllar övünç kaynağı haline getiren CHP, her yıldönümünde bolca kutladı, kutsadı. Bizler de 27 Mayıs’ın hep havucuna bakar olduk, arkadan vurulan sopaları umursamadık. Peki, 27 Mayıs’tan sonra ne oldu? Türkiye tam anlamıyla köle ticaretinin pazarı haline geldi; Avrupa’ya, dünyanın dört bir köşesine Anadolu’nun insanları para karşılığı satıldı, yani pazarlandı. Türkiye’den Avrupa’ya gelme bir utanç kaynağı oldu. Üstelik uzun yıllar bu insanlara sahip çıkılmadı; inkâr edildiler, kaderleriyle baş başa bırakıldılar. Avrupa’ya köle olarak pazarlanan halk, yıllar boyu kendi konsolosluklarında bile aşağılayıcı muameleye tabi tutuldu; görevlilerle on santimetrelik demir kafeslerin önünde bürokratik işlemlerini yapmaya mecbur bırakıldı. Vesayet rejiminin sona erdirilmesiyle birlikte biçok alanda değişişimin yaşandığına herkes şahittir. Geçmişi düşündüğümüzde, bunlar, önemli ileri adımlardır. Şimdi CHP’nin öncülük yaptığı sokak darbesi girişimlerinden sonuç alınsaydı, durum, 27 Mayıs darbesi sonrası yaşananlardan farklı olmayacaktı.

Herkeste biliyor ki, Gezi Parkı bahanesiyle başlatılan eylemler, demokrasinin daha da gelişip güçlenmesinde rol oynayacak nitelikte değil; halktan kopuk, belli bir zümrenin sarsılan çıkarlarını dile getiren eylemlerdir. İktidarı demokrasi ve özgürlükler konusunda daha ileri adımlar attırmaya zorlamadan uzaktır. Protestolar, toplumun çoğunluğunun istemlerini, çıkarlarını ifade edecek hedeflere ulaşma uğruna yapılır. Ama gördük ki, bırakın en geniş yığınların çıkarlarının ifade edilmesi, sokakta boy gösterenlerin bile ortak ilkeler etrafında hareket edemediği ortaya çıkmıştır. Bu nedenledir ki, giderek esnafa, mahalle halkına, genelde halka karşı şiddete yönelmişlerdir. Eylemler giderek ünlenmek isteyenlerin TV ekranlarında görünme yarışına dönüşmüştür. Polisin böylesi bir topluluğa karşı ikide bir gaz bombası atma yerine, seyirci olarak kalması daha uygun olurdu. Ne asgari ücretle çalışmak zorunda olanlar, ne de fındık, pamuk, buğday, çay, zeytin v.b üreticileri Gezi Park’ında dile getirilen hiç bir şeyde ortak bir payda bulamadı. Baş slogan, ‘Erdoğan istifa!’ Neden? Sivil bir anayasa yapılmasını dillendiremediler bile. Nasıl bir demokratik muhalefet yürütmedir ki, cunta anayasasına sahip çıkılıyor, halkın ekonomik ve demokratik taleplerinden uzak duruluyor?

Ama herkes de biliyor ki, mesele başka. Sorunun bir yanı 2014 ve 2015’de devletin zirvesinde ortaya çıkabilecek muhtemel değişiklerle ilgilidir.Fakat sorunun esas kaynağı 2023’dür. Bugün için beklenilmeyen çok ciddi gelişmeler, ortaya çıkmadığı sürece, AKP’nin 2023’ce kadar iktidarda kalma şansı yüksektir. Tayyip Erdoğan’nın Cumhurbaşkanı olması, AKP’nin bir süre sonra ANAP’ın durumuna düşme ihtimalini ortaya çıkartıp çıkartmayacağı ayrı bir tartışma konusu. Kendini ‘Ulusalcı’ olarak tanımlayan güçlerin esas hedefi, AKP’li 2023’ün önünü ne pahasına olursa olsun kesmeye çalışmadır. Beklemedikleri bir anda silahların susturulmasının önüne, bir de bu neden dolayı geçilmek istenmektedir.

AKP bilinen muhafazakar partilerinden bir farkı yok. İktidara geldiği andan itibaren neo-liberal politikaları uygulamıştır ve bu politikasından taviz vereceğini sanmıyorum. Son on yıllık süreçte sosyal yapı çok ciddi değişikliğe uğradı. 70-80’li yılların, hatta 90’lı yılların varoşlarında yeni bir orta sınıf yaygınlaşıyor. Genelde orta sınıfın zenginleşmesi devam etmekte. Kırla kent arasında geçmişin farklılığı neredeyse ortadan kalkmak üzere. Hatta bir çok bölgede zengin ve orta sınıf, köylerde yaşamayı tercih eder hale gelmiştir. Pohpohlanan kutuplaştırma girişimlerinin sokaklarda çatışmaya dönüşmesini engelleyen de esas olarak bu durumdur. Neo-liberal politikayı eleştirirsin veya eleştirmesin, ama her kesim de bu gerçeği, değişimi görmek zorundadır. Türkiye koşullarında da işçinin ‘zincirinden’ başka kaybedeceği çok şey vardır artık. Bugün bir daire ve araba sahibi olmak, hemen her kesim için çok doğal hale gelmiştir. Geçmişe ait olan bir nevi kast sistemi kırılmıştır. Boğaz’a karşı dikilip şarap ve rakı şişelerini çocukların gözleri önünde laklak yapanların modernlik adına sergilediği ilkel tepki, esas bu yönde seyreden toplumsal gelişmeye karşıdır. Bu anlamda Gezi Parkı eylemleri, gelecekte demokrasinin daha da geliştirilmesi için çıkış noktası olarak alınması söz konusu olmayacaktır. Çünkü sosyal patlamanın değil, zorlamanın ürünüdür.

Elbette daha gelişmiş bir demokrasiye ihtiyacımız var, bunu kimse inkâr edemez. AKP iktidarı tolumun gelişmesi önünde tıkaç rolü oynayanları temizleme girişimlerine paralel olarak ekonomik ve sosyal alanlarda ilerleme sağlanmasına neden olmuştur. Demokratikleşme sürecinde geriye adım atması, diğer alanlarda da duraganlaşmayı getireceğinin bilincinde olması gerekir. İktidara geldiğinde 10-15 yaşında olan nesil, bugün yaşama atılmak üzeredir. Bu nesil, geçmişe oranla daha özgür ve daha elverişli ekonomik ortamda yetişmiştir. Önümüzdeki süreçte hem bu neslin, hem de toplumun genelinin demokrasi ve özgürlük taleplerine olumlu yönde yanıt vermek durumundadır. Beklenilen bu yanıtı veremediği noktada tıkanacaktır ve geriye düşüş başlayacaktır. Toplum katmanlarından gelecek tepkiyi göğüslemenin tek aracı, demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesidir. Bu yönde atılacak adımlar, aynı zamanda AKP’nin kurumlaşmasını ve muhafazakar bir parti olarak kalıcılığını sağlayacaktır.

Peki, CHP’nin durumu ne olacak? Şu anda çok parçalı haliyle ayağı yanmış kedi gibi ortalıkta dolaşmakta; nereye ne zaman toslayacağı belli değil. Tarihinin en başarısız dönemini yaşadığını söyleyebiliriz; on, bilemediniz elli kişilik gurup oluşumlarından medet umar hale gelmiştir. Örneğin CHP’nin Sanayileşme politikası nedir, kalkınmakta olan ülkelerin yapısal sorunu olan cari açığı sıfırlayacak bir çözüm bulmuş mudur? Teknolojik alanda hangi atılımlar yapacak, ekonomiyi ayakta tutacak aramallar üretimine yönelik bir politikası var mı? Yine, köylüyü göçe zorlamayacak tarım ve hayvancılık politikası nedir. Tüm bunlar ve benzeri sorulara kaynak göstererek yanıt bulmak zorunda? Yuvarlak cümleler böylesi sorunları çözmeye yetmez. Gelişmiş bir demokrasiye kavuşmak için siyasal alanda ne tür adımlar atacak? Sivil bir anayasa yapılmasının önünde engel olmaya devam edecek mi, etmeyecek mi? CHP, karanlık labirentlerde dolaşmaya son vermediği sürece, bu sorunlara çözüm getirecek ciddi proğramlar geliştiremez.

Oynanan oyunların son bulacağını pek sanmıyorum. Önümüzdeki süreçte de halkın somut talepleriyle ilgisi olmayan en sıradan konuları gündemleştirerek provokasyonlara başvurulacaktır. Bazı aktörleri tekrar devreye sokmanın gayretleri verilmekte. Özellikle Ortadoğu’da baş gösteren olayların Türkiye’ye olası yansımalarını fırsat olarak değerlendirecekler. Bilindiği üzere Mısır’da Mursi iktidarı darbeyle devrildi. İçte Baascılar emperyalist güçlerle ittifak halinde darbe yaptı. Emperyalist güçler, 19 yy. başından itibaren egemenliklerini devam ettirebilmenin bir aracı olarak gördüğü argümanları, darbeye gerekçe olarak kullandı. Aslında darbenin altında yatan esas neden, İsrail’in güvenliği ve Ortadoğu’daki çıkarlarıdır. Mısır halkının demokrasi denemesi yarıda kesildi. Mısırda demokratik yollarla iktidar değişimi başarılı olsaydı, Bölge’deki krallıklar ve emirlikler tehlikeye girecekti. Nitekim yapılan darbeyi ilk alkışlayanlar da bunlar oldu.

Mısır’daki darbe bir gerçeği daha doğrulamış oldu; globalist dönemde başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, Avrupa Birliği’nin askeri darbeleri desteklemeyeceği tezinin bir yutturmacadan ibaret olduğu ispatlanmış oldu. Her zaman söyledim, ABD ve AB için önemli olan demokrasi değil, çıkarlardır. Mısır, özellikle Avrupa Birliği için tam anlamıyla çukura batma olmuştur. Nihayet gerçek yüzünü, yani demokrasi değil, sömürgeci yanını ön plana çıkarmıştır. Bundan sonra Avrupa Birliği, kimseye demokrasi dersi veremez.

Türkiye’nin tek başına kalmasına rağmen, darbeye karşı çıkması doğrudur. Düzenlenen ve düzenlenecek olan tüm protestolara rağmen, Mursi’nin koltuğuna yeniden dönmesine müsaade edilme olasılığı çok düşüktür. Belki cumhurbaşkanlığı seçimleri planlanandan daha önce yapılır.

Mısır’daki darbe Türkiye’nin Ortadoğu’da oynamak istediği rolün de önünü kesmiştir. Böylece Türkiye, Suriye külfetini tek başına omuzlamayla karşı karşıya bırakılmıştır. Mısır üzerinden siyasal kazanç elde eden Suudi Arabistan ve Katar, Esad sonrası Suriyede şekillendirilecek iktidar biçiminde etkili olma iddialarından geri duracaklardır. Türkiye’nin bu koşullarda, Ortadoğu’da yeni dengeler kurmada oldukça zorlanacağı ortadadır.

***

Gezi Parkı bahanesiyle yapılan denemenin başarısızlıkla sonuçlanması, yeni bir takım kargaşalıkların ortaya çıkartılmayacağı anlamına gelmemektedir. Önümüzdeki dönemde PKK’yı denklem içine çekmek için gayret gösterilecektir. Bu konuda özellikle BDP içindeki bazı odaklar harekete geçirilmiştir. En uyduruk bahaneler ortaya atılarak sunni sokak çatışmalarının hesabları yapılmakta. Bu dönemde daha çok BDP içinde Öcalan merkezli söylem geliştirenlere dikkat edilmeli. Silahların susmasıyla birlikte uğradıkları kayıpları bir biçimde telafi etmenin yolları arandığını herkes biliyor. İnsanları kaçırmalar, orada burada hiç nedensiz gösterilerin düzenlenmesi, karanlık güçlerin PKK’yı denklemin içine yeniden sokma gayretleridir. Özellikle Cizre’de sıkça düzenlenen provokasyonların arka planında, silah kaçakçılığı ve esrar-eroin ticaretini elinden çıkarmak istemeyen güçler yatmaktadır. Ekilen Kenevir tarlalarını bilmeyen mi vardı? Cizre’de ortaya çıkan, zaman zaman da Diyarbakır’a davet edilen puşulu gençler kullanılarak, Kenevir tarlalarının hiç olmazsa üçte ikisi korunmak isteniyor.Bu zehrin imhasında daha ileri gidilememesinin nedenleri bir kez daha sorgulanmalı. Mesela Kenevir imhasının Beytuşşebab’a, Şırnak’a, dağlık arazilere kaydırılmasının önünde ne tür engellerin olduğunu herkes bilmek istiyor.

Dikkat edilirse silahların susmasından bu yana BDP’li belediyeler halktan, esnaftan haraç toplamada daha bir pervasızlaşmıştır. Silahların konuşmadığı ortam, BDP’li belediyeler için turnosoldur; içinde bulundukları çirkeflikler tek tek açığa çıkmakta. Siirt Belediyesi’inde ortaya çıkan fuhuş ilişkileri sadece bir örnektir. Halktan alınan rüşvetlerin ve ‘aidat’ adı altında toplanan haraçların fuhuştan hiç bir farkı yoktur. Yıllardır döndüren bu çark, sadece Kandil-BDP ile sınırlı olduğunu kimse iddia edemez. Hatırlanmalı; İstanbul eliti darbeye davetiye çıkaracağı zamanlar, ‘Ordu içinde genç subaylar rahatsız’ diye sürmanşetten başlıklar attırırlardı. O taraftan ümidi kestikleri için şimdilerde, ‘genç PKK’lılar rahatsız’ diye başlıklar attırmaya başladılar. Atılan bu başlıklar, Cizre’deki olayların arka planını anlamaya yeterlidir sanıyorum.

Son dönemlerde Kandil-BDP cenahından, Hükümet şunu yapsın, bunu yapsın, yoksa süreç biter yönlü açıklamaları sıkça duyar olduk. Demek istiyorlar ki, silah kullanırız, şiddet ve terör estiririz. Böylesi tahditvari söylemlere kimsenin aldırış edeceğini sanmıyorum. Yüzde iki, en fazla ikibuçukluk oy oranıyla tüm bir toplum esaret altına alınmak isteniyor. İnkâr etmelerine gerek yok, Siirt belediyesinde ortaya çıkan rezillik, otuz yıldır sürdürülen şiddet politikasının vardığı noktayı yeterince ifade etmektedir.

Kandil’de yapılan yönetim değişikliğin bir anlamı yoktur. Sadece Ortadoğu denklemleri içinde bir süre daha tahtaravalli oynanacağına işaret etmektedir. Karayılan’la oynanan gölge oyunu sona erdi. KCK’da yapılan değişiklikle devlet otoritesine dayanarak, Kürt halkı üzerinde egemenlik kurma hesapları yapılmak istenmekte. Yedek polis gücü olma istemlerini saklamamaları bu nedenledir. Yönetimde yapılan değişiklikle manevra alanlarını genişletiklerine inanmaktalar. Oysa bu değişiklik içlerinde tıkanmayı ifade eder; seçeneklerin tükenme noktasına geldiğinin göstergesidir. Oynunu son perdesine yaklaşılmıştır; yüzer-gezer yatla günlük ilişkiye daha bir muhtaç hale gelinecektir. Ama bu arada ‘süreci kavramayanlar’ sessiz sedasız taşaltı yapılacak. Önümüzdeki süreçte Kandil’in içte yapacağı operasyonları gölgelemek için, BDP sudan bahanelerle ‘protesto’ adı altında gösteriler düzenlerse, hiç şaşmamak gerekir. Bu arada basının önemli bir kanadı, düzenlenecek miting ve yürüyüşleri mümkün olduğunca pohpohlamaya çalışacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu arada bazıları Kandil’e sefer yapmak için can atacak. Karayılan’ın yerine, Cemil Bayık’ı popüler yapmanın çareleri aranacaktır. Bu arada ergenekoncu takım, Şam’ın da desteğini alarak Kandil-BDP-PYD hattını eskiden olduğu gibi kullanma arayışlarına hız verecektir. Ama silahı bir araç olarak kullanmaya yönelik her teşebbüs, başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Baki Karer

21.7.2013