Güney Kürdistan’da referandum

GÜNEY KÜRDİSTAN’DA REFERANDUM

   Çeyrek yüzyıldır federal bir yapıda yaşamını sürdüren Güney Kürdistan halkı, nihayet bağımsızlık yolunda mihenk taşı özelliğini taşıyan bir adım attı; halkın tercihine başvurmak için referandum kararı alındı. Bu karar, aynı zamanda daha baştan halkın tercihlerine saygı duyulmasını sağlayacak demokratik bir adımdır. Tepeden inmeci değil, halkla birlikte, halkın çoğunluğunun düşüncelerinin geçerli olacağı bir yapılanmanın yükselmekte olduğunu gösterir. Sadece bu kadar değil; Bölge genelinde demokratik gelişmelerin, barışçıl atılımların hız kazanmasına da vesile olacaktır. Yine siperlerinin arkasında gelişmeleri izleyen bazı çevrelerin elinden bir çok bahanenin alınmasını sağlayacaktır. Hiç kimse, halka ‘dikte edildi’, bağımsızlık sürecinde ‘demokratik yöntemlere ve kurallara başvurulmadı’ deme hakkına sahip olamayacak. Referandum hem içte, hem de dışta kimlerin hangi zemin üzerinde durduğunu netleştirecektir. Özellikle de içte ortaya çıkacak saflaşma, ulusal bütünlüğün sağlanmasına dinamiklik kazandıracağı için, bazı kargaşalıkların ve bir takım bilinmezliklerin en alt düzeye çekilmesini sağlayacaktır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Irak’la birlikte yaşamak için elinden gelen çabayı sürdürmeye çalışmıştır. Maalesef merkezi hükümetten aynı oranda karşılık bulamamıştır. Ne Kürt yönetiminin sınırlarının belirlenmesine yaklaşılmış, ne de Kürt halkının ekonomik sorunlarının çözümüne katkıda bulunmuşlardır. Buyrukçu davrandıkları gibi, hiçe saymaya da kalkışmışlardır. Ne olursa olsun, federal bir yapıdan beklenilen yaklaşımdan uzak kalmayı tercih etmişlerdir. Hele hele Kerkük konusunda Bağdat yönetimi bu güne kadar ayak sürümüştür. Hem de anayasa da belirtilmiş olmasına karşın, Kerkük’ün statüsünün belirlenmesinden yana tavır koymamıştır. 25 Eylül’de yapılacak referandum, Kerkük’ün de geleceğini belirleyecektir.

Özellikle de Nuri el-Maliki döneminde Irak çok tehlikeli ve kanlı mezhep çatışmalarına sürüklendi. İran’ın da desteğiyle Irak, giderek derinleşen mezhep çatışmaları sonucu, ölümün kol gezdiği bir ülkeye dönüştü. Bu durum ister istemez, Kürt halkını sürekli tedirgin hale getirdi. Kürt toplumu kendini güvende hissetmedi ve her an mezhep çatışmalarına çekilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Bağdat yönetimi tarafından giderek, biraz da bilerek terör örgütleriyle ‘hizaya’ sokulmaya ya da ‘terbiye’ edilmeye çalışıldı. Bir dönem El Kaide kullanıldı, sonra da İŞİD’in Musul’u ele geçirmesine ve en gelişkin silahlarla donatılmasına göz yumuldu. İŞİD denilen canavarla Güney Kürdistan teslim alınmaya çalışıldı. Öyle ki El Kaide ve İŞİD saldırılarını en fazla yoğunlaştırdığı dönemde Bağdat, Kürdistan’a karşı silah, para başta olmak üzere her türlü ambargoyu uyguladı.

Aynı anda bir çok sorunla boğuşarak bugünlere gelen Kürdistan Bölgesel Yönetimi, artık bir yol ayrımına gelmiştir. Sayın Mesut Barzani’nin sevk ve yönetiminde bağımsızlık için referandum tarihinin belirlenmesiyle, ulaşılması gereken hedef en net biçimde ortaya konulmuş olundu. Artık bu yoldan, gelinen bu noktadan geriye dönüş olması mümkün değildir. Hem içerde, hem de dışarıda yoğun bir çaba sarf edilmiştir. Uluslar arası planda yürütülen diplomasi trafiği sonucu, G.Kürdistan, çok önemli aşamalar katetmiştir. Bölgedeki Arap ülkelerinin küçümsenmeyecek bir kesimi bile en azından ses çıkarmama noktasına gelmiştir. Geçmişin Arap milliyetçiliği yerini az da olsa Kürdistan’la çıkar ilişkilerine bırakmıştır. Yani Kürdistan’ın bağımsızlık ilanı için hem bölge genelinde, hem de uluslar arası alanda koşullar gayet uygundur. Türkiye dahi geçmiş dönemlerdeki katı tavrını bırakmış, Kürdistan yönetimiyle hemen her alanda iyi ilişkiler içine girmiştir. Bu gün için ciddi bir engel olarak İran-Irak-Suriye yönetimleri görülmektedir. Bu cephe Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını engellemek için ciddi çabalar içinde. Bu günkü koşullarda Kürdistana karşı açıktan savaş ilan etmeleri pek olanaklı gözükmemekte; ciddi bir dirençle karşılaşacaklarını bilmekteler. Uluslar arası konjöktür de böylesi bir savaş ilanına uygun değildir. Ama yine de İran, kullandığı bazı aracılarla Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni istikrarsız ve toprakları üzerinde denetim sağlamaktan aciz olarak göstermeye çalışmakta. Güney Kürdistan’ı Kosova’ın statüsüyle aynı düzeyde tutmanın çabası içinde. Şengal’de sürdürülen provakasyonların bir amacı da budur.

Bağımsızlık için yapılacak 25 Eylül 2017 referandumunda ezici bir çoğunluğun, % 90 lara varan oranla kabul göreceğine inanıyorum. Sürec içinde G.Kürdistan’ın kazanacağı bağımsızlık, Ortadoğu’da barışçıl olmayan ortamın düzelmesine katkılar sunacaktır. Yine Bölgede demokrasi ve özgürlüklerin gelişip güçlenmesinde önemli rol oynayacaktır.

Baki Karer

09.06.2017

 

Reklamlar

Hendekleşen ‘Ekolojik Özyönetim’

 

Bu yazımı çok öncelerden yazdığım halde bir türlü yayımlama fırsatı bulamamıştım. G. Kürdistan’daki gelişmelere bakılırsa, yine bu makalenin yazıldığı dönemde izlenen aynı kirli hendekleşme oyunları oynanmakta. Yazının dönemi geçmiş olmadığı kanısındayım.

Hendekleşen ‘Ekolojik Özyönetim’

Günlerdir gazeteler, televizyonlar Sur, Cizre ve Silopi’de yaşanan çatışmalarla ilgili haberler veriyor. Özellikle PKK-HDP cenahından verilen haberlere bakılırsa, ismi geçen bu şehirlerde sokak aralarında herhangi bir çatışma yaşanmıyor; polis ve asker hareket eden sivilleri öldürüyor. Hatta bu cenah, devletin Sur’da, Silopi’de ve Cizre’de kitlesel katliamlar, soykırımlar yaptığı yönünde iddialarda bulunuyor. Böylesi iddialar, bilinen odakların propaganda gücünü kullanmadan öte bir şey değildir. Bunlar, geliştirdikleri provakasyonları anlaşılmaz kılmanın canhıraş çığlıklarıdır. Oysa geçmiş tarihsel süreçte olanlarla şu anda bu bölgelerde yaşananlar arasında hiç bir bağlantı yoktur. Şu anda olup bitenleri kavramamız için olgulardan değil, olaylardan hereket etmek zorundayız, yoksa PKK-HDP’in yaptıklarını kavrama olanağı ortadan kalkar.

PKK/HDP ne yapmak istiyor?

Bilindiği üzere, uzun bir süre önce ‘Demokratik Özerklik’ denilen ne idüğü belirsiz bir şey ortaya atıldı. İleriye sürülmüş olan bu düşüncenin kim veya kimler tarafından ortaya atıldığı aslında bilinmemektedir, zaman zaman Diyarbakır meydanında halka okunan mektuplar misali. Son bir kaç aydan bu yana, PKK-HDP’nin hendekleşmesiyle birlikte ‘Demokratik Özerklik’ ve ‘Özyönetim’ daha sıkça tartışılır oldu. Hendekçi cenah, yürüttüğü olanca çabalara rağmen, savlarına bir türlü çözüm getiremedi. Sorunu, ‘Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar’dan öte bir noktaya taşıyamadılar; kimse de taşımalarını beklemedi zaten.

Kürt halkını sürü yerine koyan PKK-HDP’nin, hendekleşerek ya da kazdıkları çukurlardan ‘Özyönetim’ diye bas bas bağırmalarına, kitlelerin bir anlam vermesi mümkün değildi. Her zaman söyledim; bu bayların Özyönetim’ veya ‘Demokratik Özerklik’ dedikleri şey, belediye yetkilerinin arttırılmasıdır. O zaman sorarlar, sorun bu biçimde ele alındığı noktada, silaha ne gerek vardır? Eğer böylesi bir noktada işin içine silah karıştırılıyorsa, art niyet vardır demektir. Art niyet; Kürt halkının gücünü, yani toplumsal dinamiklerini bitirmedir. Nitekim şu anda Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Yüksekova’da ve şimdi de Nuseybin’de yapılan budur.

Bu bölgelerde ısrarla ‘direniş’den bahsedilmekte. Hangi direniş! Halkı ateşin ortasına atanların, halkı korkakça kendine siper edinenlerin eylemleri ne zamandan bu yana direniş olarak nitelendirilmiştir? Ortada tek gerçek vardır, o da; Kürt halkı iktidar oyunlarına kurban edilmeye çalışılmaktadır. Düşünce ve eylem biçimlerini Adalet ve Kalkınma Partisi karşıtlığıyla sınırlandırmış olan derin güçlerin ulaklığına oynanmaktadır. Geçici bir süreliğine de olsa, böylesi bir ulaklığa kabul edilmek için 15-16 yaşındaki Kürt çocuklarının boynunu kılıc altına yatıranlar, er veya geç bunun hesabını vereceklerdir. Ulaklığa kabul edildikleri oranda da kitleler üzerinde korku salmayı amaçlamaktalar. Kitlelerde korku ve paniği ne kadar egemen kılarlarsa, o kadar da ‘mutlak egemen benim’ diyebilmenin yolunu açmak istemekteler. Sonuçta; farklı düşünce içinde olan hemen her kesime, yaşam hakkı tanımamaya çalışmaktadırlar.

PKK-HDP, yarattıkları güncel olaylar zinciriyle sorunların sağlıklı bir zeminde tartışılmasının önüne geçmeyi amaçlamaktadırlar. Buna bir anlamda mağduriyet edebiyatı yaratma da diyebiliriz. Ölüm kutsanmakta; Kürt halkının günlük olağan yaşantısının bir parçası haline getirilmeye çalışılmakta. Böylece ölümü kutsayan geniş çevreler yaratıp, yarattıkları bu çevreler aracılığla daha geniş kesimleri abluka altına almaya, farklı sesleri, farklı renkleri duyulmaz ve görünmez kılmaya çalışmaktalar. Ölümler, cinayetler doğallaştığı oranda toplumsal direnç etkisiz hale getirilir. PKK’nin ölümleri kutsaması işte bu nedenledir. Egemen kılınmak istenen böylesi bir mağduriyet pisikolojisine kapılıp, ölümleri kutsama zeminine düşülmemeli. Yani ‘Özyönetim’ kılıfı altında Kürt halkına karşı estirilen terörle birlikte ölümler, cinayetler kutsallaştırılmak istenmekte. İzlenen bu taktik, İspanya iç savaşı döneminde faşistlerin taktiğidir. Unutulmamalı, İspanya iç savaşında ‘Yaşasın ölüm’ diye haykıranlar kimlerdi?

PKK yerleşim noktalarına saldırdığında devlet karşılık verdi. Bir çok çevre hemen ‘Devlet katliam yapıyor’ diyerek protestolara başladı. Devlet eğer katliam yapıyorsa, ya da yapacaksa niye başka bölgelerde değil de, Cizre’nin, Sur’un bilmem ne caddesinde yapsın? Katliam için bazı mahallelerin sokak aralarının seçilmesinin bir nedeni var mı? PKK-HDP zemininde sorunları tartışmayı yeğliyenlerin bu konuda somut nedenler ileri sürmeleri gerekir. Ama herkes bilir ki, eğer hendekler Diclekent’te, Ofis’te ve Vilayet’te kazılsaydı, ölümler bu derece kutsanır hale getirilemezdi, şehitlik nutukları atılamazdı.

15-16 yaşındaki çocukları ölüme göndererek ‘direniş’ den bahsetme, olmayan kahramanlıkları ayyuka çıkarma, değer yaratmayanların işidir. Bunlar, aynı zamanda korkak ve cahildirler. Kendini tanıma çağında olmayan çocuklardan kahramanlar yaratmaya çalışma, korkaklığın dışavurumudur. Bu tür hareket tarzı, toplumda ölü seviciliğini yaygınlaştırma çabalarıdır. PKK’nin Sur’da ve daha bir kaç mahallede uygulamaya koyduğu proje de budur. Bu projenin de çok yönlü amaçlara hizmet ettiği de aşikârdır. Yani sahte direniş ve kahramanlık hikayeleri gerçeklerin örtülenmesini sağlayamaz.

Hendekleşme olayına bir başka açıdan daha bakmak gerekir. PKK-HDP ‘Özyönetim’ ilan ettiklerini söylüyorlar. Bir güç bir yerleşim yerinde özyönetim ilan ediyorsa, oranın denetimini ve her türlü emniyetini sağlamış demektir. Ama bu baylar Özyönetim ilan ettikleri yerleri Neronvarice ateşe verdiler; yakıp yıktılar, şehirleri tümüyle yaşanmaz hale getirdiler. Patlattıkları bombalarla çocuk, kadın, yaşlı demeden insanları havaya uçurdular. Canını zor kurtaran halk, çareyi kaçmakta buldu. Demek, PKK-HDP’nin ‘Özyönetim’ dediği, böyle bir şeymiş! Böylece bir kez daha gerçek niyetlerini açığa vurmuş oldular. Bunca ölüm olaylarından sonra da ‘Vurduk, kırdık, öldürdük ama hata yaptık’ diyebilecek kadar da arsızlıklarını gösterebiliyorlar. İzlenen bu strateji, karanlık güçlerle elele Kürt halkını arkadan hançerlemedir.

Sur’da, Cizre’de, Nuseybin’de ve daha bir çok yerde kazılan çukurların ve hendeklerin sadece içte iktidar oyunlarıyla sınırlı olmadığını artık herkes biliyor. Hendekleşmeyi Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız düşünmenin olanağı yoktur.

Kürt halkı Ortadoğu’nun mezhep kavgalarına çekilmek isteniyor

Ortadoğu’da yeni sınırların belirlenmesinde kullanılmaya çalışılan önemli faktörlerden biri de, mezhepler, dinler ve milliyetler arası çelişkilerdir. Bir süre önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde milliyet farklılıkları kullanılmaya çalışıldı. Kürtler’le Türkmenler, Araplar’la Kürtler, Araplar’la Türkmenler arasında yapay çelişkiler yaratılarak Kürdistan yönetimi iç çatışmalara çekilmek istendi. Bu tür yöntemlerle içten zaafa uğratamayacaklarını anlayınca, bu sefer de bayatsımış bir başka çelişkiyi, yani dinsel farklılıkları kullanmaya çalıştılar. Özellikle Ezidi’lerle Kürt’ler arasında çatışma çıkarmak istediler, hatta az sayıdaki Hristiyanlar’la Kürtler çatıştırılmaya çalışıldı. G.Kürdistan’da oynanmak istenen tüm bu oyunların başını, her zaman olduğu gibi PKK çekti. PKK sahnelemek istediği bu provakasyonlarda elbette tek başına hareket etmedi; hemen her zaman ve her dönemde destekçileri vardı. Son olarakta Kerkük’de ‘Özyönetim’ tangosu oynanmaya çalışılmakta. Kimlerle işbirliği içinde, kimlere karşı olduklarını artık bilmeyen yok. Kerkük’de ve başka bölgelerde başarılı olma şansları var mı diye soracak olursak, verilecek yanıt, kesinlikle hayır. Nuseybin’de, Cizre’de sağladıkları ‘başarının!’ bir benzerini de Kerkük’de elde etmeleri kaçınılmazdır.

Özellikle G. Kürdistan’da bu yönlü provakasyonların amacı, hiç söylemeye gerek yok ki, Kürt halkını din ve mezhep kavgaları içine çekmedir. Bağımsızlık ilanın tartışıldığı bir evrede böylesine suni kavga çemberine girmek, Kürdistan Bölgesel Yönetimi için bir felakettir. Bölge’de İran-Ruya Federasyonu-Irak ve Esad Yönetimi bir cephe oluşturmuştur. Bu cephe, Bölge’de ayak işlerinde, yani ‘Çaycı Oğlan’ olarak PKK’yi kullandığını saklamamaktadır. Özellikle İran, G.Kürdistan’a yönelik entrikalarını PKK eliyle sahnelemektedir. Cizre, Şırnak ve Sur’da kazılan hendeklerin bir amacı da, Kürdistan Bölgesel yönetimi’ni abluka altına alma politikasıdır. Şengal ve Kerkük’te geliştirilmek istenen provakasyonlarla Sur ve Cizre’de kazılan hendekler birbirinden bağımsız değildir. Kürt Bölgesel Yönetimi hem ekonomik alanda, hem de siyasal alanda boğulmaya çalışılmakta. Böylece Kürt halkı, Tahran-Bağdat-Şam hattına mahkum edilmek istenmekte.

PKK’ye verilmiş olan görevler sadece bunlarla sınırlı değil; hem B.Kürdistan’da, hem G.Kürdistan’da ve aynı zamanda ‘Özyönetim’ilan ettiği yerleşim yerlerinde çevre kirliliği yaratmadır. PKK demek aynı zamanda çevre kirliliği demektir. ‘Ekolojik çözüm’ler adına çevre kirliliği ve göç politikası uygulanmakta.

PKK önümüzdeki süreçte, Ankara-İstanbul bağlantılı derin güçlerle ittifak halinde,Tahran-Şam-Bağdat hattının, zaman zaman da Pentegon’un istekleri doğrultusunda provakasyonlarına, cinayetlerine devam edecektir.

Baki Karer

14.03.2016

REFERANDUM VE MUHTEMEL SONUÇLARI

 

REFERANDUM VE MUHTEMEL SONUÇLARI

Referandumlar Gereklidir

   16 Nisan 2017’de yapılan referandumla anayasanın 18 maddesi değiştirildi. Halk tarafından kabul gören değişiklik sonucu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelmiş oldu. Her ne kadar ismi böyleyse de, aslında başkanlık sistemine geçilmiş oldu diyebiliriz. Belki Amerika Birleşik Devletleri benzeri bir başkanlık sistemi değil ama yine de Türkiye koşullarında bir başkanlık sistemidir. 12 Eylül cuntasının 82 anayasasıyla cumhurbaşkanlığına tanıdığı yetkiler, 16 Nisan referandumuyla kabul edilen değişikliklerdeki yetkilerden hiçte az değildir. Bu nedenle anayasa değişikliği üzerine aylardır estirilen fırtınalara anlam verme oldukça zor.

Bu süreçte kendini ‘demokrat olarak nitelendiren birçok kişi ve çevre, sıkça halka danışılmasından rahatsız olduklarını açıkça söylemekten çekinmedi. Türkiye’de halkın yeterince eğitimli olmadığını, dolayısıyla seçme ve sorgulama yapamayacağını söyleyip durdular. Nitekim aynı teraneyi, oylamanın hemen sonrasında, daha bir pervasızca dillendirdiler. Bunlar otokrasi hayranı seçkinleridir; herkes bilir. Hatta daha da ileri giderek, kısa aralıklarla halka gidilmesinin toplumda bölünmelere neden olacağını bile iddia ettiler. Yani halk adına düşünenler olarak, halk adına akıl yürütebileceklerini ve her türlü kararı verebileceklerini geveleyip durdular. Buyurgan, monarşist olduklarını toplumda bölünme korkusuyla örtülemeye çalıştılar. Bu seçkinler safında yer alan kendini ‘sol’ diye tanımlayanların olması, hiçte şaşırtıcı değildi. Aslında bunlar, ataerkilliğin klasik tipolojileridir. Bir yandan otoriterliğe karşı olduklarını söylediler, öbür yandan birey ve özgürlüğün karşısına dikildiler. Hem ticaretten, hem de ‘asillik’ten geri duramayan beynamazlar…Girişimcilik ruhuna, cesarete sahip olmayan bu çevreler, kurulu düzenin nimetleriyle yetinmeyi temel alan çevrelerdir. Çünkü kurulu düzenin çöplüğünde didinme daha kolaylarına gelmekte. Referandum söz konusu olduğunda tek akıl değil, birden fazla aklın kollektifliği gündemleşir. İşte halka gidilmesinden bu nedenle korkuluyor. Oysa temel bir çok konuda referanduma gidilmesi; bireye değer verilmesini, bireyin özgür olmasını sağlar, genel anlamda toplumun özgürleşmesine katkıda bulunur. Toplum özgürleştikçe kendine güveni artar, birey toplum arası ilişkilerin düzenlenmesinde olumlu rol oynar. Hem bireyin, hem de genel olarak toplumun sorgulama, doğru yargılara ulaşma yetisini geliştirir.

Referanduma karşı çıkma ayrı, ortaya çıkan sonucu eleştirme ayrıdır. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. Bunları dile getirmemin nedeni, despotluğa karşı çıkma bahanesiyle son bir kaç ay içinde kimi çevrelerin ilericilik adına sergilediği sefaleti göstermek içindir. Demokrasi salt başına ne referandumlarla, ne de iktidar tayin eden seçimlerle izah edilir. Yani sadece sandık, demokrasiyi tanımlamaz.

Neden Başkanlık Sistemi?

   Aslında başkanlık sistemi tartışmaları yeni değil. Dikkat edilmesi gereken nokta, başkanlık tartışmalarının Türkiye’de sermaye birikimiyle orantılı olduğudur. Tartışmalar, özellikle Turgut Özal döneminde yoğunluk kazanmaya başladı. Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra, Süleyman Demirel’de başkanlık sisteminin gerekli olduğunu savundu. Mecliste yeterli çoğunluğu bulamadıkları için ciddi girişimler içinde olamadılar. Bunun esas nedenlerinden biri de, askeri vesayetti. Ordunun siyasete müdahale gücü olduğu için geçmişte pek üzerinde durulamadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan meclisteki gücünü hesaba katmanın yanı sıra, Milliyetçi Hareket Partisi’ni de yanına alarak başkanlık sistemine geçişte ısrarcı oldu ve sonuçta da başardı. Bu arada Cumhuriyet halk Partisi’nin durumuna değinecek olursak; CHP, son 20-25 yıllık süreci değerlendiremedi. Üzerine sorumluluk almayan, şımartılmış zengin çocuğu rolünden sıyrılıp olgunlaşmak için bir çaba yürütmedi; oyun alanından diskalifiye olmasına rıza gösterdi. Şimdiki yakınması sadece timsah gözyaşlarıdır.

Türkiye’nin başkanlık sisteminde ısrarcı oluşunun en önemli sebeplerinden biri, küreselleşmedir. Bugün nüfusu seksen milyona dayanmış ve bölgesinde ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda iddialı olacağını söyleyen Türkiye, küreselleşme koşullarında kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır. Bu nedenle de parçalı parlamenter sistemden kurtulup, hızlı kararlar alan ve uygulayan bir ülke konumuna gelmek istemekte. Getirilen sistemin güçler ayrılığı ve dolayısıyla demokrasiyle ne oranda uyumlu olacağı başka bir tartışma konusu. Bu noktada irdelenmesi gereken, küreselleşmenin Türkiye’yi bu noktaya getirmesidir.

Küreselleşme esas olarak 90’lı yılların başından itibaren, yani SSCB’nin dağılmasıyla birlikte tartışılır hale gelmeye başladı. Sovyetlerin dağılması ve ortaya çıkan daha birçok ülkenin kapitalist kalkınma modelini, yani kapitalist toplum inşasını temel almasıyla birlikte, yeni bir dünya düzenine doğru yol alınmaya başlandı. SSCB’nin dağılması ve bir de Çin’in dünya pazarlarına açılması, kapitalizme yeni bir şırınga, hatta bir süreliğine de olsa yaşanan krizlere çare oldu. Uluslararası tekellere büyük imkanlar sundu. Sosyalizm adına hareket edenler, her alanda özgürlükleri temsil etmeleri gerekirken, ‘özgürlüklere’ yenilmiş oldu. Küreselleşme döneminin ekonomi politiğine öncülük eden liberaller başarılı oldu. Kendini demokrat olarak nitelendiren kesim de, önemli ölçüde liberalleri takip eder konuma geldi.

Sermayenin uluslararası hareket tarzı başlarda devletlerden bağımsız olarak nitelendirilmişse de, aslında hiçte öyle değildi. Sanayileşmiş büyük güçler, ‘devleti küçültme’ bahanesiyle bir süreliğine kenara çekilmiş gibi gözükerek, yeni dünya düzeninin alacağı biçime göre kendilerini yeni baştan yapılandırmaya yöneldiler. Ama geri kalmış ve kalkınmakta olan ülkelere ise, devlet yapılandırmalarını zayıf düşürmek için ‘devleti küçültme’ politikasını dayattılar. Bir dizi zıtlıkları içinde barındıran küreselleşme, bir süre sonra şu veya bu boyutta, zaman zamanda beklemedikleri düzeyde uluslararasılaşmış dirençle karşılaşmaya başladı. Çünkü sermaye güçleri sadece girdikleri yeni pazarlarda acımasızca sömürü yapmadı, aynı acımasız sömürüyü kendi ülkelerinde de yaptı. Bu durum, sınıf mücadelesinin yeni bir biçim almasına neden oldu. Çünkü uluslararası sermaye eskisi gibi istihdam yaratmıyordu; hisse senetleri, kur farkları, döviz, borsa ve spekülasyonlarla paraya para kazandırıyordu. Burada çakılıp kalan küresel sermaye, tekrar ulus devlete yönelmeye, çıkış noktaları olan merkezlere yönelmeye başladı. İşin gerçeği; küresel sermaye, dünya ölçeğinde hareket ederken bağlı oldukları devlet yapılanmalarından bağımsız hareket etmedi. Bu gerçek şimdilerde daha iyi anlaşıldı. Dünya ölçeğindeki bu neo-liberal politikadan sonuçta sanayileşmiş bir kaç güç kazançlı çıktı. İşte Avrupa Birliği, bugün bunun sıkıntılarını yaşıyor; sermaye gücüyle başka devletlerin içine girmeyi kendine mübah gören Büyük Britanya, başkaları içine girmeye başlayınca AB’den ayrılma kararı aldı. Bu ayrılık, aynı zamanda uluslararası alanda, yeni bir mevzilenmeyi de getirmektedir.

Bu gelişmeler ışığında Türkiye hem bölgesinde, hem de uluslararası alanda rolünü etkin ve hızlı oynayabilmek için başkanlık sistemini tercih yoluna gitti. Dünya ölçeğinde küreselleşmenin getireceği yeni dünya düzeninde ortaya çıkacak mevzilenmede, yerini almanın başka çıkış yolunu bulamadı. Bir adım ileri iki adım geri veya tersi hareket biçimleriyle yeni düzen er veya geç kurulacak. Bu düzende birey, toplum, özgürlük, devlet, hatta kentleşme, hemen her alan yeniden tanımlanacak.

Türkiye’nin böyle bir sistemi tercih etmesi, bugün olmasa da yakın gelecekte üniter devlet yapılanmasında ister istemez gevşemeyi getirecektir. En basitinden Ankara merkezli şehirleşme dönemi bitmiştir; bunu sürdürme bile ‘zor’ uygulamayı gerektirir hale gelmiştir. Örneğin üniter devlet yapısına daha düne kadar sıkı sıkıya bağlı Fransa bile ipin ucunu gevşetmiştir. Yine karşımızda İspanya örneği var, hatta bir süre önce Büyük Britanya İskoçya’da referandumdan yana tavır koymak zorunda kalmıştır. Peki, Türkiye, özellikle de bölgesinde etkin siyasal ve ekonomik güç haline nasıl gelecek? Doksan yılı aşkın süreden bu yana devlet örgütlenmesine damga vurmuş İttihat ve Terakki anlayışıyla bir yerlere gelemediğini, hatta devlet yapısının kurumsallığını bile tartışılır olmaktan çıkartamadığını görmek zorunda. Terakkici ideolojik yaklaşımların toplumu köylülükten kurtaramadığı açık ortada. Geçmişte olan darbeleri bir tarafa bırakırsak, daha dün 15 Haziran darbe girişimi bile ‘bu devlet kimin devletidir?’ diye sormamızı gerekli kılıyor. Bu güne kadar varlığını sürdüren bu devlet, örgütlenmiş bir avuç elitin devletidir. Şimdi buna son verilmek istenmekte; Kürdü yok sayan bir anlayışla ne Ortadoğu’da, ne Balkanlar’da ve ne de Kafkaslar’da etkin rol oynayan bir ülke konumuna gelinemeyeceği düşünülmekte. Kürdü yok sayan, daha düne kadar kullanılan her Kürtçe kelime için para cezası kesen devlet geleneği terk edilmek zorunda. Başarılı olup olmayacağını göreceğiz. Kürdistan aydınları ve siyasetçileri ise, Türkiye’de devlet sisteminde ortaya çıkan değişikliği dikkate alarak, Ortadoğu ve uluslararası dengeleri gözeten düşünce ve politikalar geliştirmelidir.

Küreselleşme koşullarında Avrupa ülkeleri Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Uzakdoğu’da yaşanan gelişmelere göre saflarını belirginleştiriyorlar. Nazi akımlarının bu derece toplumda yer edinmeleri, olası savaş koşullarına toplumu hazırlama girişimleridir. Dikkat edilirse, liberallerle, demokratlar arasında neredeyse mesafe kalmamıştır. Bu durumu, liberaller ve sosyal demokratlar ‘gelen yeni düzenin altında kaldılar’ diye açıklamak, tam saflık olur. Ortadoğu’da kanlı çarpışmalarla yeni sınırlar çizilmeye çalışılırken, Çin Denizi’nde ve Kuzey Buz Denizi’nde yeniden bölüşüm için yeni mevziler kazılmakta. İşte Türkiye’nin neo-liberal politikacıları bu mevzilenmede şimdiden yerlerini almak istemektedirler.

Elbette başkanlık sistemine geçişte sadece bu tür gelişmelerin etkili olduğunu söyleyemeyiz. İttihat ve Terakki’nin bir ürünü olan Kemalizmle klasik dindar muhafazakar kesimin yüzyıllık hesaplaşması da sözkonusudur.

Baki karer

27.04.2017

Haşdi Şabi-PKK-İşid Cephesi’nin Kürt Halkına Karşı Ortak Saldırısı

Haşdi Şabi-PKK-İşid Cephesi’nin Kürt Halkına Karşı Ortak Saldırısı

Son iki gündür Şengal’in Xanasor ve Sinune bölgelerinde Kürt peşmergelerle PKK arasında beklenen çatışmalar başladı. Devam eder mi veya ne kadar devam eder bilemeyiz. Ama belli ki Ortadoğu’nun derin karanlık güçleri PKK’yı Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı yoğun biçimde tekrar kullanmaya başladı. Önümüzdeki süreçte Kürt halkına karşı kanlı eylemler düzenlenirse hiç şaşmamalıyız.

Aslında Neçirvan Barzani’nin Ankara’yı ziyaretinin hemen arkasından Kürtlere karşı silahlı saldırılar başlatılacaktı ama Rojava’da ve Kandil’de yaşanan belirsizlikler şu anda yaşanan kanlı çatışmaları ertelenmesine neden olmuştu. Aylar öncesinden başlatılan ‘Bırakuji’ tartışmalarını hatırlamakta yarar var. Bu tartışmaların kimler tarafından başlatıldığı artık bir sır değildir. Emperyalist güçlerin yol göstericiliğinde bölgesel karanlık güçlerin silah ve para desteğinde Kürdistan Bölgesel Yönetimine karşı kirli savaş başlatılmıştır. Başlatılan bu savaş zaman zaman kesintiye uğrasa da devam ettirilecektir. PKK, Kuzey’de ve Batı’da efendileri lehine aldığı sonuçları Güney’de de almanın hırsı içindedir.Ama şimdiden sunu söyleyebilirim ki, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin egemen olduğu topraklarda yenilgiye uğrayacaktır. Bu sefer alacağı yenilgi, sahneden tümüyle çekilmesine neden olacaktır.

Bilindigi üzere PKK, bir süre önce Sur’da, Lice’de, Cizre ve Nuseybin’de kazdığı hendeklerde çatışmalar içine girmişti. Hendeklerde yapılan çatışmaların, İran’ın aktif desteğiyle yapıldığını bilmeyen yoktur. Öbür yandan Türk derin devlet güçleri, Alman derin devlet güçleriyle ittifak halinde çatışmalarda önemli roller oynadılar; Van’ı merkez seçen hem Alman’ya, hem de Türkiye derin devlet güçleri kazılan hendeklerde çatışmalara yön verdiler. Kürt halkının gücü Ankara’nın karanlık dehlizlerinde çizilmiş iktidar oyunları ve aynı zamanda İran’ın Ortadoğu’daki çıkarları için harcandı. İran’ın Şam’a kadar genişlettiği tel örgüleri koruma planıyla Türk ve Alman derin devlet güçlerinin ittifak halinde Ankara’da yürüttüğü iktidar oyunları çakışmıştı. Daha doğrusu, aynı anda birden fazla gücün çıkarlarının çakışması söz konusu olmuştur. Çıkarların ortaklaştığı, çakıştığı noktada zıt güçlerin yan yana gelmesinde yadırganacak bir şey yoktur. Aslında son dönemlerde Almanya ile Türkiye arasında yaşanan sorunların temelinde üçüncü köprü, üçüncü hava alanı inşaatı ve ihalelerde yaşanan anlaşmazlığın yanısıra, Alman derin devlet desteğinde Türk derin devlet güçlerinin iktidarı ele geçirme çabası vardır. PKK, bu kavgaların figüranlığını yapmıştır. Hendek kazılan şehirlerde on bin gencin ölüme gönderilmesinin arka planında yatan gerçekler bunlardır.

Hendek çatışmalarının devam ettiği süreçte karanlık güçlerin bir başka hedefi de PKK eliyle bölgenin demografik yapısının değiştirilmesidir. Bu hedefe ulaşılmadığını kimse iddia edemez; neredeyse üç yüz bin kişi evini barkını kaybetti ve Batı kentlerine göç etmek zorunda kaldı. Yine on binin üzerinde esnaf kepenk kapattı. Böylesi bir dönemde kepenk kapatmanın anlamı, iflasdır. PKK bölgenin demokrafik yapısıyla oynamayı ‘Ekolojik değişim’ olarak isimlendirmiştir. Yakın tarihte Ağrı, Zilan ve Dersim katliamını yapanlar bile bu derece sorumsuz davranmamıştır. Bu anlamda PKK, Kürt/kürdistan tarihinin en hain yapılanmasıdır. Yani PKK Kürt halkını yok etmeyi, Kürdistan denilen bir ülkenin isminin bile anılmasını yasaklamaya çalışan faşizan bir yapılanmadır artık. Bu gerçek görülmediği sürece, Kürt halkının ilerleme sağlaması pek olanaklı değildir.

Gelelim Batı Kürdistan’a; PYD bilmem YPG benzeri bir dizi harf sıralamalarından oluşan uyduruk isimler üzerinden tartışma yürütmenin ne kadar anlamsız olduğunu herkes bilir. Her bir harf sıralaması ile oluşturulan örgütler sonuçta PKK’dır. PKK Rojava’da Beşşar Esad’a her koşulda bağlılığını ispat etmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır; on binlerce gencin Türkiye’ye göç etmesini sağlamış, Kürt halkının ileri gelen politik şahsiyetlerini katletmiştir. Rojava’da Esad’ı aratacak faşizan bir baskı rejimini yerleştirdi. Muhalefet edenlerin bir çoğu işkencelerden geçirilerek ya öldürüldü, ya da tutuklandı. Bunlarla da yetinilmeyip Kürt ve Kürdistan adına ne varsa ayaklar altına alındı, Kürt bayrağı açanlar bile kurşuna dizildi. Bölgede direnç noktaları kırılmış, her alanda teslim alınmış toplumsal yapı inşa edilmeye çalışılmakta. Rojava sadece Esad güçlerine değil, ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda peşkeş çekilmekte. Zaman zaman oynanan kantonculuğun bile ne kadar yutturmacadan ibaret olduğu herkesçe bilinmekte. Rojava’nın binlerce genci Esad’ın ve ABD’nin çıkarları uğruna feda edildi. Bundan daha korkunç ne olabilir?

Kuzey ve Batı Kürdistan’da giriştiği yıkımlardan cesaret alan PKK, son üç gündür Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı saldırıya geçmiş durumda. Bu saldırının arkasında Tahran ve Bağdat’ın olduğu aşikârdır. Kürdistan Yönetimi’nin son dönemlerde uluslar arası alanda büyük destek aldığı bilinmekte. Bu durum esas olarak hem Tahran’da, hem de Bağdat’ta ciddi rahatsızlıklara neden oldu. Sayın Mesut Barzani ve yönetimine hemen her alanda desteğin yoğunlaştığı bir anda, PKK saldırıya geçirildi. Saldırıya geçerken de Mesut Barzani’nin Türkiye ile yaptığı görüşmeler bahane olarak ileri sürülmekte. Ama bu sefer elma ile armudu iyice birbirine karıştırmış durumda. Kürdistan Bölgesel Yönetimi ne Mesut Barzani’dir, ne de Kürdistan Demokrat Partisi’dir; bahsettiğimiz yönetim, belli bir coğrafi alan üzerinde hükümranlığı temsil eder. Devlet veya federatif yönetim, kendine ait hükümranlık alanını bir başkasıyla bölüşemez, bölüşmez. Kim bu hükümranlık alanına tecavüzde bulunursa, şiddetle yok edilir;egemen olarak ayakta kalmanın değişmez şartı budur. Yönetim bu tasarufu halk adına pratikte hayata geçirmek zorundadır, yani var olmanın ön şartı bu tasarufu halk adına kullanmadan geçer.

Bağımsızlık için diplomatik girişimlerin yoğunlaştı bir dönemde Kürt halkına ve onun yönetimine karşı saldırıya geçilmiş olması, PKK’nın Kürt/Kürdistan düşmanlığını tartışmasız hale bir kez daha getirmiştir. Şengal, Sincar ve başka alanlar üzerinde Tahran ve Bağdat adına işgal girişimleri yenilgiye uğratılacaktır. PKK’nın Kürt halkına karşı saldırılarında bu derece sabırsız davranmasının bir nedeni de, bağımsızlıktan sonra pabucunun dama atılması korkusudur. Varlık nedeni bağımsızlığı engellemeye bağlıdır. Görevini yeterince ifa edemediği noktada, taşeronluğunu yaptığı güçlerce terk edilecektir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin egemenlik alanına yapılan saldırılar, bu çerçevede değerlendirilmelidir. PKK’nin başlattığı saldırı, Haşdi Şabi ve İŞİD’le birlikte bir cephe saldırısıdır.

Baki Karer

6.03.2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Hırçınlığı ve Referandum

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Hırçınlığı ve Referandum – Baki Karer

Anayasa değişikliği tasarısının Büyük Millet Meclisi’ne sunulmasıyla birlikte gazetelerin birinci sayfaları ve televizyon haberlerinin ilk sırasını milletvekilleri arasında yaşanan tepişmeler ve yumruklaşmalar almaya başladı. Gerek muhalefeti, gerekse de iktidar partisini destekleyen gazete ve televizyon kanalları kavgaları, yumruklaşmaları eleştirecek yere, çıkan olayları mizansenleştirerek aktarmayı yeğlediler. Hatta gazeteler ve televizyonlar destekledikleri tarafın attığı yumruk ve tekmenin ne kadar gerekli olduğunu anlatabilmek için siyasal gerekçeler ! öne sürecek kadar gülünçleştiler. Parlamentodaki yakışıksız davranışları, sahip olduğumuz kültürün bir parçası olarak sunmaya çalıştılar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde anayasa maddeleri tartışılırken ve her bir maddenin oylanması sırasında CHP’nin neden karmaşa ortamı yaratmak için kavga arayışı içinde olduğunu anlamak gerçekten çok zor. Çünkü Kavgayı başlatan ve sürdüren CHP idi. Koltuk değneği durumunda olan HDP’nin verdiği desteği de hesaba katmak gerekir. Muhalefet ediyormuş gibi gözüken her iki kesimin, bu göstermelik eylem biçimlerinin halkta yankı bulacağını sanmıyorum. CHP’nin bu davranış biçimi, politik düzlemde ne oranda çıkışsız bir noktada olduğunun da göstergesidir. Bugüne kadar ciddi bir biçimde cunta anayasasının değiştirilmesi yönünde hangi çabalarda bulunmuştur? Yürüyüşler, mitingler, kitlesel toplantılar vs. düzenlediğine şahit olmadık. Bu konuda yürüteceği aktif, ısrarlı çabalarında toplumun çoğunluğunun desteğini alacağını bildiği halde, direniş içine girmemiştir. Oysa faşist cuntanın anayasasını değiştirmek için her kesimle mutabakat arayışının başını çekebilirdi.    CHP’nin bu derece hırçınlaşmasının altında çok daha farklı nedenler yatmaktadır. Bu günkü yönetim bu nedenleri araştırıp açığa çıkarma cesaretini gösteremiyor. Giderek daralmasının sosyolojik yönden irdelemesini yapmaya kalkışsa, içine girdiği kısır döngüden çıkış noktasını da bulacak. Böylesi bir tutum içine girme cesaret ister; çünkü bu yönlü bir arayış içine girme bile örgüt yapısında çok ciddi alt üst oluşları beraberinde getirecek. Bunun bilincinde olmadıkları söylenemez. Aslında CHP’nin yaşadığı dram tüm Avrupa ülkeleri için de geçerlidir Fransa’da veya Bazı Avrupa ülkelerinde sosyal demokratların iktidar olması bizi yanıltmamalı..  Orta ve küçük burjuva kesimlerinde yaşanan kayganlık, işçi sınıfının ekonomik konumu sosyal demokrat partilerin tabanının daralmasına neden olmakta. Geçmişin köylü-işçi dayanışması yok. Yine orta sınıfın katmanları arasında ekonomik ve sosyal yaşamda geçmişin ciddi makas açıklığı giderek azalmakta. Avrupa ülkelerinde ne orta kesimler, ne de işçi sınıfı mülk edinmede ciddi bir sorunla karşılaşmamakta. Pazar ilişkileri içinde bir esnafın ticaret yaparken aldığı risklerle, bir işçinin daha fazla mülk edinmede aldığı riskler arasında fazla bir farklılık yoktur. Bu nedenle özellikle ekonomik alanda sosyal demokrat partilerin uygulamalarıyla liberal partilerin uygulamaları arasında ciddi uçurumlar bulunmamakta. Hatta sosyal demokratlarda giderek daha sağa kayışın gözükmediğini söyleyemeyiz. İşçi sınıfının yoğun olduğu merkezlerde liberal politikalar daha fazla destek bulmakta. Bugün Fransa ve Almanya başta olmak üzere, İsveç gibi ülkelerde bile Nazist örgütlenmelerin ciddi boyutlarda oy toplamaları ve bunların da sosyal demokrat cephede ciddi tepkiyle karşılaşmaması düşündürücüdür. Avrupa’da milliyetçiliğin yükselişe geçmesi demek savaş riskinin her zamankinden daha fazla artması anlamını taşır. Yaşlı kıtada Türk, İslam ve genelde yabancı düşmanlığının bu derece zirve yapması boşuna değildir. Üstelik Nazist örgütlenmelere desteğin daha çokta orta sınıfın iyi kazanan kesimlerinden gelmesi üzerinde bir kez daha düşünmek gerekir. Geçmişin ‘dazlak’ ve ‘fukara’ kesimlerinin milliyetçiliği ile bugünkü küreselleşme döneminin savaş çığırtkanlığı yapan milliyetçiliği aynı değildir. Eğer bu farklılığı göremezsek giderek karmaşıklaşan siyasal sorunlara da çözüm bulamayız.    Özellikle küreselleşme döneminde Avrupa ülkeleri için geçerli ekonomik ve sosyal koşullar, aşağı yukarı Türkiye için de geçerlidir. Bu gün Türkiye’de de ağırlık basan yön zenginleşmedir.  Daha önceki dönemleri bir tarafa bırakalım, 80 ve 90’lı yılların içler acısı fakirlik tablosu kaybolmuştur. En ücra köylerde bile modern binalar yükselmekte ve içleri çağımıza uygun yaşam sürdürmeyi sağlayacak her türlü modern araç gereçlerle döşenmekte. Örneğin  Türkiye’de nüfusa göre ev sahibi olma oranı yüzde 67,3, yine motorlu taşıta sahip olmada dünya ülkeleri arasında 60’cı sırada bulunuyor; her dört kişiye bir taşıt düşüyor. 2006’da maddi yoksunluk oranı yüzde 60,4 iken 2012’de bu oran yüzde 20,4 düşmüş, bu oranın içinde renkli televizyon, otomobil ve telefona sahip olma da var. Tüm bu rakamlar hiç de yabana atılacak rakamlar değil. Çizelgenin yönünün zenginleşmeden yana olduğunu göstermekte.    Artık uzun yıllardan bu yana Türkiye’de şehirde yaşayanlar kırsal kesimde yaşayanlardan daha çoktur.Yani köylülük nüfusun az bir kesimini teşkil etmekte; genel nüfus içinde köylülüğün oranı %24 civarında seyretmektedir. Özellikle doksanlı ve iki binli yıllarda yoğunlaşan kırdan kente göçle oluşan ‘kenar mahalle’ler giderek kaybolmaya başlamıştır; hem ekonomik, hem de sosyal yaşam ve kültürel açıdan şehir merkezleriyle bütünleşme sürecine girmiştir. Geçmişte horlanan ‘göçmenler’ artık zenginlikte şehir merkezleriyle sadece yarışmamakta, aynı zamanda merkezlerde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu durum,ister istemez siyasal tercihlerde belirleyici rol oynamaktadır. Şeyh, ağa ve aşiret reisinin veya eskinin kasaba eşrafının tercihleri doğrultusunda oy kullanma dönemi çoktan sona erdi. Küreselleşme koşullarında pazar ilişkilerinin getirdiği çıkarlarla uyumlu siyasal tercihler yapılmakta.Yani nereden bakılırsa bakılsın, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanı hemen her yönden giderek daralmakta. Bu derece hırçınlaşmasının bir nedeni de budur. Tüm bunlara bir de sınıf  mücadelesi içinden çıkmamış olması, sınıfın partisi olmaması eklenirse, bu gün içine girdiği çıkmaz daha iyi anlaşılır. Halen ‘devlet kuran parti’ olmaktan gurur duyan, Kürdü inkâr eden CHP, kaygan bir zemin üzerinde duruyor. ‘Sosyal demokratım’ demekle sosyal demokrat olamaz. Tüm bunlardan sonra geçmişini irdelemeye artık gerek yok. Anayasa değişikliğinin mecliste görüşülmesi sırasında ve şimdi de referandum sürecinde CHP’nin gösterdiği hırçınlık, siyasi arenada alternatif olabilecek strateji ve taktikler üretememesinin ürünüdür; halen köylülüğe ve eşrafa özlem duyan bir CHP vardır. ‘İstemezük’lüğü de buradan kaynaklanmakta.

Referandum ve Taraflar

Son yıllarda ateşli tartışmaların yaşandığı her dönemde ‘toplum bölünüyor’ veya ‘toplum kutuplaşıyor’ söylemleri ayyuka çıkarılmakta. Nedenini anlamak mümkün değil. Kutuplaşma söylemi, ortaya çıkan sorunları tartışmaktan kaçınmanın bir aracı haline dönüştürülmüştür. Bu tutum, bir yönüyle de ‘sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış toplum’ düşüncesinin fark ettirilmeden empoze edilmesidir. Ortada toplumun ayrışması veya kutuplaşması diye bir şey yok. Sorunların açık açık ortaya konulması ve üzerinde tartışılması gerekir. Zaman zaman sert ifadeler kullanılsa da, böylesi tartışmaların gerekliliği inkâr edilemez. Sonuç olarak referandumlar, toplumlarda kutuplaşmayı getirmez.

Türkiye’de başkanlık sistemini getirmede diretenlerin başında Adalet ve Kalkınma Partisi gelmektedir. Bir süre sonra buna Milliyetçi Hareket Partisi de eklendi; bu iki partinin oylarıyla anayasa değişikliği referanduma götürülmekte. Bu iki partinin son genel seçimde aldıkları oy oranlarının, referanduma yansıyıp yansımayacağına dair tartışmalar sürüp gitmekte. Toplumun genelde başkanlık sisteminin ne olup olmadığı konusunda yeterli bilgiye sahip olduğundan pek emin değilim. Propaganda süreci, kitlelerin yeterli bilgiye sahip olmasında aracı rolü oynayabilir.      Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen anayasa değişikliği kısa bir süre sonra referanduma götürülecek. Evetçi ve Hayırcı cephe birbiriyle yarışacak.  Hayırcı cephe oldukça geniş yelpaze oluşturmakta; CHP, HDP-PKK,Vatan Partisi’inden Yeşil Sol’a kadar bir çok parti ve grup anayasa değişikliğine karşı bir çatı altında birleşmiş durumda. ‘Ulusalcı’ denilen bu kesim, ‘imtiyazsız kaynaşmış kitle’ye ne kadar da özlem duymuş… Böylesi bir ‘Hayır’ cephesinin kurulmuş olması aynı zamanda ülkemizde siyasal gelişmelerde etkinlik gösterecek düzeyde devrimci sol cephenin olmadığının en bariz ispatıdır. Sol adına ortaya çıkmış bu parti ve gruplar, küreselleşme döneminde kendi içinde ayrışmaya uğramış klasik Kemalizmin varyantlarıdır; aynı potanın ilmekleridirler. Ama hakkını yememek için bu yelpazede HDP-PKK cenahını biraz farklı değerlendirmek gerekir; bunlar, ‘Bonapartçı İmparatorluğun’ muhafız alayı konumundadır; verilecek emirleri uygulamaya hazır ve nazır korumalar…

Hayırcı cephenin en belirgin özelliği, Kürt / Kürdistan düşmanlığıdır. Anayasa değişikliğine karşı çıkarken, kitlelerde korku ve panik havası estirmekte; ‘Eğer başkanlık gelirse, Kürtlere Özerklik verilecek’ sloganını ön plana çıkarmaktalar. Türk halkında ‘bölünme’ fobi haline getirilirken Kürtler’de de, ‘katliama uğrarsınız’ korkusu yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Bu noktada şu soruyu sormakta yarar var; faşist cunta anayasasının devamından yana tavır koyma, Kürtler açısından daha fazla özgürlük ifade eder mi?

‘Ulusalcı Cephe’nin propaganda ve sorunu değerlendirme tarzına bakıldığında, kendi içinde tutarlılıktan uzak olduğu rahatça görülecektir. Anayasa değişikliğine ‘Hayır’ diyorlar ama şimdiki sistemin içinde barındırdığı çelişkileri dillendirmekten uzaklar ve üstelik bu çelişkileri nasıl gidereceklerine dair hiç bir çözüm yolu göstermemekteler. Örneğin cumhurbaşkanının mevcut yetkilerine ve halk tarafından seçilmesine bir itirazları yok. Ayrıca cumhurbaşkanlığının mevcut yetkilerle halk tarafından seçilmesinin getirdiği tezatlıklar tartışılmamakta; hukuki alt yapısı olmayan şimdiki sistem, meşru olarak kabul edilmekte. Hayırcı cephenin öne sürdüğü bir argüman da, başkanlık sistemine geçişle birlikte diktatörlük kurulacağıdır. Bu sav, düz mantık yürütmekten başka bir şey değildir. O zaman sormak gerekir; Kenan Evren faşizmini üreten hangi sistemdir? Demek ki parlamenter sistem demokrasi için tam bir garantörlük sağlalayamamakta. Parlementer sistem de kendi içinde diktatörlük  tehlikesini barındırmaktadır.

Referandumda ‘evetçi’ kesimi oluşturan ağırlıklı olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Milliyetçi Hareket Partisi’de aynı safta yer almakta. Adalet ve Kalkınma Partisi ağırlıklı olarak muhafazakâr tabanı temsil etmekte. Ama liberal ve Kemalist kesimlerden de oy almakta. Onbeş yıldan bu yana iktidar olmasına karşın henüz muhafazakâr bir çizgi üzerinde kurumlaşmış bir parti konumuna geldiği söylenemez. Halen gel-gitler yaşamakta; bu duruma neden de baştan cemaatçi kesimleri içine alacak biçimde örgütlenme tarzını seçmiş olmasıdır. Şu anda klasik muhafazakâr çizgi ile milliyetçi İslam çizgisi arasında bir arayış içinde. İktidar konumundayken parti olarak kurumlaşmasını sağlayamazsa, muhalefete düştüğünde örgütlenmesine istikrarlılık hiç kazandıramaz. Günümüzde çizgi tutturma ve istikrarlı örgütsel yapıya kavuşma demokrasiyi içselleştirmeyle bağlantılıdır. Önümüzdeki süreçte, özellikle de cumhurbaşkanlığını elinde bulundurduğu süreçte demokrasiyle arasını giderek açarsa, varlığını sürdürme olanağı yoktur. Demokratik uygulamalara direnen, gelişmiş bir demokrasiye geçişin karşısında set konumuna gelen AKP, ekonomik ve sosyal alanlarda tam anlamıyla başarısızlığa düşer. Özellikle ekonomik alanda başarısızlığa düşen hangi iktidar partisi olursa olsun, akıbeti ANAP ve Doğru Yol Partisi’nden farklı olamaz. Yani demokrasi alanında ne kadar ilerleme kaydedilirse o kadar da ekonomik ve sosyal alanlarda gelişme sağlanır.  Neo-liberal ekonomi politika uygulayıcısı iktidar partisinin bunun bilincinde olduğu kanısındayım.    Sonuç olarak, düşünerek, tartışarak en doğru yolun bulunacağına olan umut kaybedilmemelidir. İçinde bulunduğumuz koşullarda Kürt halkı, ‘Ulusalcı Cephe’nin çıkarları doğrultusunda at başı olarak kullanılma girişimlerine karşı tavır almalıdır. 12.02.2017 Baki Karer

 

TAŞERONLARIN ENTRİKACILIĞI

 

TAŞERONLARIN ENTRİKACILIĞI

   Aslında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmekte olan Anayasa değişikliği üzerine görüşlerimi belirten bir yazı kaleme almaya başlamıştım. Ama internette bazı web sayfalarında gezinti yaparken, çok ilginç bir habere rastladım. Haber, sayın Mesut Barzani ile ilgiliydi; Barzani’nin istifa ettiğini iddia ediyordu. Gelişmeleri yakından takip ettiğim için çok şaşırdım. Haberi bir kez daha okuduğumda anladım ki, uydurma bir haber. Aslında haberden ziyade, makale biçiminde kaleme alınmış köşe yazısı. Ama ne olursa olsun, makale veya haber metni, kendi içinde bir yığın çelişkilerle dolu. Art niyetle kaleme alındığını anlamamak için tam bir aptal olmak gerekiyor. Sözcüklerin itina ile seçilmiş olmasına karşın, masa başında bir yerlerin talimatıyla kaleme alınan bir haber olduğu hemen anlaşılıyor; biraz geveleyerek önce istifa ettiği söyleniyor, sonra haber kaynağı olarak başka bir web gazetesi öne sürülüyor. Aslında yalan haberi veren kendisi. Yazıyı kaleme alanda, kendini açığa vurmanın verdiği dengesizlikleri fark etmeme mümkün değil.

Mesut Barzani’nin Davos’a Dünya Ekonomik Forumu toplantılarına gitmeden önce haberin ortaya atılmasını, kimse bir rastlantıdan ibaret olduğunu söyleyemez. Çünkü Kürt Bölgesel Yönetimi başkanı olarak böyle bir toplantıya Mesut Barzani’nin davet edilmesi, çok önemli bir gelişmedir. Böylesine geniş çaplı uluslar arası bir toplantıda Kürdistan’ın temsil edilmesi bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Uzun, sabırlı, bir dizi tuzaklarla dolu bir mücadelenin ardından bu noktaya gelinmesi, verilen mücadelenin meyvelerinin toplanmasıdır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından izlenen strateji ve taktiğin doğruluğunun bir sonucu olarak Davos’a gidilmiştir.

Peki, Kürt halkının elde ettiği bu başarıdan kimler rahatsız olur? Böylesi anlarda verilecek klasik yanıtları hemen herkes tahmin eder. Hiçte öyle tahmin edilenler değil; bu sefer esas rahatsız olanlar, kendini ‘Kürt’ olarak tanımlayanlardır. Nasıl Kürtler’se… Şöyle ‘Kürtler’; ‘Kerkük Kürt şehri değildir, Irak’a aittir’ diyenler. Hatta bunlar bir aralar ‘Kerkük’te ‘Öz yönetim ilan edeceğiz’ diye yanıp tutuşmuştu. Dahası var, Kerkük’le yetinmeyip şimdilerde Şengal’de Kantonculuk peşinde koşmakta. İşte yalan istifa haberlerinin yaygınlık kazanması için hummalı faaliyet içinde bulunanlar, bunlardır. Ama haklarını yememek gerekir, bu sefer yalnız başlarına değillerdi; hem G. Kürdistan’ın içinden, hem de Haşdi Şabi’den müthiş destek aldılar. Daha Davos’a ayak basmadan Mesut Barzani’nin ayakları altından halıyı çekmek istediler.

Hem Şengal’de oynanmak istenen provokasyonların, hem de Mesut Barzani hakkında verilen yalan haberlerin perde arkasında, Kürt Bölgesel Yönetimi’ne karşı darbe girişimlerinin bulunduğunu söylersek, hiçte abartmış olmayız. PKK’nin G.Kürdistan’da son dönemde bazılarıyla birlikte ittifak halinde bir takım girişimler içinde bulunması, dikkat çekicidir. Bu girişimler, bir yönüyle 15 Temmuz öncesi Türkiye’de yaşananlarla benzerlik içermektedir. Bir iktidarın uygulamalarını herkesin beğenmesi mümkün değildir, dolayısıyla iktidara karşı hoşnutsuzlukları dile getirme hakkını kimse kısıtlayamaz. Ama eleştiri hakkının arkasına sığınarak işi darbeciliğe götürme, kabul edilemez. Darbeci anlayışa hizmet eden ayak oyunlarıyla, eleştiri hakkı kesinlikle birbirine karıştırılmamalı. İşte, Mesut Barzani’nin daha Davos’a gitmeden yalan istifa haberlerini yaygınlaştırma, darbeci anlayışın kendini ele vermesinden başka bir şey değildir.

Bu yalan haber; Kürt halkının kazanımlarını uluslar arası platformda yok göstermeyi amaçlamıştır. Ayrıca Kürdistan yönetimini gayrı meşru göstermeye çalışmıştır. Kim veya kimler adına bu oyunun tezgahlandığını artık herkes görmelidir. Bu girişimin baş aktörü, hiç kuşku yok ki İran’dır. İran’a taşeronluk yapan güçlerin başını çeken PKK, Kürt halkının kazanımlarını ‘hiçe’ indirgemeye kalkışmıştır.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi hemen her alanda yaptığı atılımlarla büyük başarıların altına imza atmıştır; Ortadoğu’nun belirgin olmayan koşullarına rağmen ekonomik ve askeri alanlarda çok ciddi adımlar atmış, toplumun refah düzeyini yükseltmede başarılı olmuştur. Her şeyden önce, Bölge’de yaşanan onca karmaşaya karşın, demokrasi alanında komşu ülkelere örnek olacak biçimde cesaretli uygulamalar içine girmiştir. Atılan bunlar ve benzeri adımlar sonucudur ki bölgesinde bir irade, güç olma konumuna yükselmiştir. Böylesi gelişmeler dikkate alınırsa, taşeronların asılsız haberlerden niçin medet umdukları kendiliğinden açığa çıkar. Bu taşeronlar, yalanlarla, dedikodularla Kürt halkını infiale sürükleyip, ortaya çıkacak kargaşa ortamında ulusal güçleri tasfiye etmeyi ummaktadır. Taşeronlar ne tür çabalar içinde bulunurlarsa bulunsunlar, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni, daha doğrusu ulusal güçleri tasfiye etmeye güçleri yetmeyecektir.

Baki Karer

21.01.2017

2015’i geride bırakırken Ortadoğu ve Kürdistan

2015’i geride bırakırken Ortadoğu ve Kürdistan

Şöyle bir geriye bakıp geçmiş bir yılı, 2015 yılını değerlendirdiğimizde Kürt halkının neler kazandığını ve neler kaybettiğini rahatlıkla görebiliriz. Çok değil, 90’lı hatta 2000’li yılların başlarında ‘Kürt’ ve ‘Kürdistan’ denildiğinde, iç çatışma haberlerinin ağırlıkta olduğunu görebiliriz. Bu iç çatışmalar, Kürt halkını içten içe yiyip bitiren en temel faktörlerden biriydi.

Geçmişte kalan bu iç çatışmaların yerini artık siyasal rekabet almıştır. Çelişkilerin siyasal düzlemde ifade edilmeye başlanması elbette olumludur. Toplumsal yapıdaki tüm eğilimlerin, düşüncelerini hemen her alanda ileri sürmesi kadar doğal bir şey olamaz. Böylesine rekabetlerin, toplumsal yapıyı daha ileriye taşıyacağı kesindir. Farklı düşüncelerin tartışılmasının engellenmesi, egemen güçlere karşı kavganın anlamsız hale getirilmesi demektir. Yani bu biçimde hareket tarzı toplumda umutsuzluğu, kendine güvensizliği yaygınlaştıracağı gibi, özgür olmanın anlamsız olduğunu farklı bir biçimde ifade etmeye hizmet eder aynı zamanda. Geçmişin kanlı hesaplaşmalarının yerini, siyasal alanda boy gösteren rekabetlerin almasından rahatsız olanları, artık farklı kategoride değerlendirmek gerekir.

 

GÜNEY KÜRDİSTAN’IN ÖNEMİ

 

Kürdistan’ın 2015’te neler kazandığını ve kaybettiğini elbette tartışmak gerekir. Böylesi tartışmalar, gelecekte yapılması gerekenlerin ana hatlarıyla belirginleşmesine yardımcı olur. İçinde bulunduğumuz koşullarda Kürdistan’ın bugünü ve geleceği tarışılırken, merkeze Güney Kürdistan’ı koymak gerekir. Güney Kürdistan’ın uzun bir mücadele tarihi vardır. 20. yüzyılın başından itibaren, kısa süreli durgunluk dönemlerini saymazsak, ‘sürekli’ diyebileceğimiz ayaklanmalarla yoğrulmuş bir bölgedir. Yürütülen yoğun mücadelenin ürünleri artık toplanmaya başlanmıştır.

Önümüzdeki süreçte, Kürdistan ve Kürt halkını ileri noktalara taşıyacak muhtemel siyasal gelişmelere damgasını vuracak olan Güney Kürdistan, aynı zamanda, Bölge’de baş gösterecek köklü değişimlerde önemli rol oynayacak bir konumdadır. Siyasal açıdan bu sorumluluğu üstlenen güç, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir. Bu nedenle Kürdistan’ın diğer bölgeleri Güney’in halkını ve Kürdistan Federe Devleti’ni desteklemelidir. Güney Kürdistan bütün bir ulusun dik duruşunu sağlacak bir eşiktir, duvarıdır. Yılların mücadele birikimiyle örülmüş bu duvarı siper edinme Kürt halkının temel görevi olmalıdır.

Güney Kürdistan’ın bu noktaya gelmesine katkıda bulunan gelişmelere bakmakta yarar var. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte pazarların yeniden bölüşümü gündemleşmiştir. Dünya jandarmalığını ele alan Amerika Birleşik Devletleri, enerji kaynaklarını ve bu kaynakların dünya pazarlarına sevk edileceği yolları kontrol etmenin kavgasına girişti. Irak’ın ve Afganistan’ın işgal edilmesi bu nedenledir. ABD bunu yaparken en yakın müttefiklerini, Batı Avrupa’yı bile dışlamıştır. Saddam rejiminin yıkılması Kürt halkı için muazzam bir fırsat yaratmıştır.

 

ORTADOĞU VE ABD

 

Giderek Mısır, Libya ve Tunus’ta Baas türü rejimler yıkılınca, bunu fırsat bilen ABD, 20. yüzyılın başında Büyük Biritanya’nın inisiyatifiyle çizilmiş sınırları, bir başka ismiyle Sykes-Picot Antlaşmas’ını geçersiz kılacak bir strateji geliştirmeye başladı. Bu stratejinin bölgeyi bir yüzyıl daha denetim altında tutmayı amaçladığını söyleyebiliriz. Bu nedenle de daha çok mezhepler temelinde Ortadoğu’nun yeniden bölüşümü çabaları içine girildi. Gelişmeler başlarda istedikleri gibi giderken, Suriye’de ciddi bir engelle karşılaşıldı. Suriye’de Baas ve Esad iktidarı tüm gücüyle direndi. ABD ve müttefikleri umduklarını bulamadı. Suriye’de başlayan iç savaş, kısa sürede mezhepler arası savaşa dönüştü. Günümüzde Yemen’den Lübnan’a kadar geniş bir bölge mezhepler ve dinler arası savaşa sahne olmaya devam etmekte.

Mezhepler arası savaşın kışkırtılmasında İran’ın da önemli oranda payı vardır. Dikkat edilirse, ABD, İran’ın bölgede etnik ve mezhepsel kışkırtmalarından hiç de rahatsız olmuyor ve bu gidişle de pek olacağa benzememektedir. Yani İran’ın bölgedeki hareket tarzı, ABD’nin işine gelmekte. Epeyce süredir İran üzerinde uygulanan ekonomik ambargonun birden bire kaldırılmasının bir nedeni de, uzun vadeli hesaplar için koltuk değneğe ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Hem böylece tahtaravallide Türkiye tek bırakılmadı; bölgedeki gelişmelerde rol oynayacak güçler arasında bir nevi denge sağlanmış oldu. İşte DEAŞ/IŞİD sorununu bir de bu açıdan tartışmak gerekir.

Bugün IŞİD’ın nasıl ortaya çıktığı ve kısa süre içinde bu kadar güçlü konuma nasıl geldiği tartışılmakta. El-Kaide’yi kim ortaya çıkmışsa, İŞİD’i de ortaya çıkartan, piyasaya süren o dur; El-Kaide gibi ABD patentlidir. IŞİD’in bir gecede organize olup sabahleyin kırk bin kişilik orduyu sahip olduğu tüm tçchizatlarıyla birlikte teslim aldığı masalına hiç kimse inanmaz. Binlerce fit yükseklikten yerdeki keçinin hangi ağıla girdiğini takip eden ABD’nin devasa istihbarat gücünü dikkate alırsak, IŞİD’den habersiz olduğu söylemi sadece bir kandırmacadan ibarettir.

Elindeki son model silah gücüne güvenerek bu örgütlenmenin şımarıklaşmış olması, sorunların çözümünde aşılamayacak oranda ciddi bir engel değildir. Esas engel; bugün gelinen noktada herkesin bir IŞİD’inin olmasıdır. Şu anda herkes IŞİD’de karşıymış gibi davranıyor ama hiç kimse de parmağını bile oynatmıyor. IŞİD, Ortadoğu’nun adeta nükleer güce sahip süper ülkesi gibi. Oysa gerçekler hiç de öyle değil; bu cani örgütlenmenin yok edilmesi, bölgenin bölüşüm kavgasıyla orantılıdır. Eğer bölüşümde anlaşma sağlanırsa, ömrü bir kaç günlüktür.

 

RUSYA’NIN DİRENCİ

 

Suriye’de savaşın uzamasının esas nedenlerinden biri de, Rusya Federasyonu’nun gösterdiği dirençtir.Türkiye, ABD ve bir bütün olarak Batı, Rusya’nın göstereceği tavırda yanılgıya düşmüşlerdir; Libya’da Kaddafi iktidarının yıkılışı karşısında takındığı tavrın bir benzerini, Suriye’de de göstereceği yanılgısı içine girilmiştir. Ayrıca Suriye’de Rusya Federasyonu’nun direnç göstermesinin bir nedeni de, genel paylaşımın bir parçası olarak Ukrayna üzerinden elde ettiği kazanımları, çizdiği geniş bir çemberde savunma hattı oluşturma çabasıdır. Rusya Federasyonu bu aşamadan sonra, hemen hemen her bölgede yürütülen bölüşümde aktif bir taraf olarak konumlandırmıştır kendini.

Batı Avrupa, Rusya ve bölgesel güçlerin, bölgenin yeniden bölüşümünde söz sahibi olmak istemeleri, durumu daha bir karmaşık hale getirmekte. Geçmişte olduğu gibi herhangi bir süper gücün tek başına veya birkaç süper gücün bir araya gelmesiyle ne bir bölgeye, ne de dünyaya yeniden biçim verme olanağı yoktur. Günümüz koşullarında yeni Yalta ve Potsdam’ların geçerli olacağı kanaatinde değilim.

6.02.2015 tarihinde ‘Ortadoğu’da Dönüşümün Sancıları’ başlıklı makalemde şöyle demiştim:

“Örneğin geçmişte Marshall Planı’nın en fazla savunuculuğunu yapan Türkiye ve İran’dı ama şimdi bunlar her istenileni itirazsız yerine getiren ülkeler konumundan çıkmışlardır. Yine Arjantin, Hindistan, Brezilya vb. ülkeler, bölgelerinde güç olma konumuna gelmişlerdir. Çin ise artık süper güç olmuştur ve giderek ekonomik olarak ABD’yi sollayacak bir düzeye gelmiştir. Yani ABD, liderliğini dayatmadan ziyade, liderliği kaptırmamanın kavgası içine düşmüştür diyebiliriz. Çin’in sanayileşmede katettiği aşama ve günümüz teknolojini pazarda hizmete sunma gücü elbette tartışılır. Ne olursa olsun, genel ve bölgesel güçlerin konumları değerlendirildiğinde, ABD ve Batı Avrupa’nın gelecekte hareket etmek için oluşturmaya çalıştıkları zeminin, hayal ettikleri kadar pürüzsüz olmayacağı gerçeği inkâr edilemez.”

İşte bu ve benzeri nedenlerle, günlük değişken denklemler ortamında Ortadoğu’nun barışçıl bir ortama kavuşma ihtimali, yakın bir gelecekte pek zayıftır.

Ayrıca, yaşadığımız coğrafyada peşpeşe çok sarsıcı gelişmeler oluyor. Bazen takip etmekte zorlanıyoruz. Çoğu zaman bazılarını unutuyoruz. Nereden bakılırsa bakılsın, IŞİD’in ortaya çıkış koşulları çok ilginçtir. İŞİD’in ortaya çıkışını değerlendirirken, bir başka noktaya daha dikkat çekmede yarar var: Kürdistan Bölgesel Yönetimi, önemli ölçüde Bağdat’tan bağımsız hareket ederek Türkiye ile enerji anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmalara, Erbil’in Türkiye’ye petrol satmasına en fazla tepki gösterenlerin başında, Amerika Birleşik Devletleri gelmekteydi. Hatta birçok Kürt çevresi bile Barzani’yi eleştirmişti bu tutumundan dolayı. Eleştirinin nedenini anlamak çok zor elbette. Erbil elindeki petrolü satmayıp da sabah kahvaltısında mı kullanacaktı? Sonuç olarak, Kürt Federe Yönetimi Bağdat’tan ekonomik olarak bağımsızlaşmaya yönelik adımlar atmaya başladığı bir dönemde, IŞİD’in Kürt halkının üzerine yürütülmesi pek tesadüf olarak görülmemesi gerekir. Yani IŞİD her ne kadar bölgenin genelini yeniden dizayn etmek için ortaya sürülmüşse de, özel olarak Erbil yönetimi de hedeflemiştir; en azından bağımsız hareket imkanlarından yoksun bırakılmaya çalışılmıştır. Ama istenilen sonuçlar alınamamıştır.

Bunca çelişkilerin ve savaşların yaşandığı ortamda Kürdistan Bölgesel Yönetimi, yaygınlaştırılmak istenen mezhep ve etnik kışkırtmaların dışında kalmayı bilmiştir; etnik ve mezhepler arasında çelişki ve çatışmaları önleyecek ciddi reformlar yapabilmiştir. En önemlisi de, Bağdat’la anlaşmazlık içinde olduğu sınır sorununu çözüme kavuşturmuştur. Bunlar, Kürdistan Bölgesel yönetimi açısından çok ciddi kazanımlardır. Gelinen bu noktada birlikte veya bağımsız yaşamaya karar verecek güç, halk ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir. Ortadoğu denkleminde artık Kürt halkı da vardır.

KUZEY VE BATI KÜRDİSTAN

 

Diğer bölgeleri de kısaca değerlendirecek olursak, Kuzey’de kanalizasyon ve hendek aşmakla meşgul olanlar, sonuçta Kemalist güçlerin nasıl ayak pası olduklarını saklayamaz hale gelmişlerdir. Hendek bitiminden sonra yeni bir evreye girilecek; Kürdi güçlerle Kemalistler arasında ayrışma daha da derinleşecektir.

Batı Kürdistan’a gelince, bugüne kadar Batı Kürdistan’da şöyle devrim oldu, böyle devrim oldu hikayeleri anlatıldı. Anlatılanların hiç birinin de aslı yoktur. Kobani’de devrim yaşanmamış, tam tersine ülkenin harabeye dönüştürülmesine seyirci kalınmıştır. Her zaman söyledim, Batı Kürdistan’da Kürt halkının dinamikleriyle oynanmamış olunsaydı, IŞİD saldırı yapmayı aklına bile getiremezdi. Orada Kürt toplumunu ayakta tutan tüm değerler, Esad’ın çıkarları doğrultusunda çok önceden yerle bir edilmişti.

Devrim yapıldı hikayeleri, seksenli ve doksanlı yıllarda Türkiye’de pazarlanan sigorta poliçeleri hikayeleridir. Batı Kürdistan gençleri, Esad’ın ve ABD’nin paralı askerleri haline getirilmiştir. Bu durum, bu bölge halkı için çok acıdır. Kobani başta olmak üzere diğer yörelerde, bayrağına saygısızlaşmayı görev bilen topluluk yaratılmıştır. Herkesin şu soruyu sorması gerekir;, devrim bu mudur?

30.01.2016

Baki Karer